Friday, June 24, 2016

Gelecek Kaygısı

Buradan bakınca her şey daha basit. Ömrümün 7 senesini toplayıp geldiğim bu yabancı odada yıllarca bana ilham veren efemeramı inceliyorum. Kendime dair karanlıkta kalmış pek çok itkiyi keşfettim daha şimdiden. Buradan pek çok sanat eseri çıkar, evet. Ama benim varmak istediğim nokta burası değil: ne insanın inanılmaz hafıza düzlemi, ne biriktirerek ve ilişkilendirerek oluşturduğu muazzam düşgücü koleksiyonu, ne de çocukluk nostaljisi... 8 sene önce bir gazeteden kestiğim mimar ölümü de değil, gezdiğim her yerden topladığım etkinlik broşürleri hiç değil.

Demem o ki benim yolum nokta nokta çizilmiş zaten hem kendim hem kendime kurduğum evren tarafından. Yıllar sadece bu noktaları sıklaştırmış. Benim işim bu noktaları birleştirme oyununu sürdürmekten başka bir şey değil - ki pek severim elim kalem tuttuğundan beri.

İyi ki.
gelme, aşk.
zor.

Saturday, June 11, 2016

Kaldık mı baş başa?


Lisans hayatım bitti. Bir diploma vermediler henüz, sallantıda da olabilirim sınav sonuçlarım belli değil, ama insan hisseder ya öyle bir şey işte. Bir veda partisi veriyorum önümüzdeki çarşamba. Sonrası kalır. Sonrası sürer. Kalan her şey biraz sürer bende. Her şey değil de öyle işte. Amaan diyip geçilmeyecek bir hayatım oldu, şükür. Şükür, bensiz de dramatikti her şey. Şükür, şükür; gerçek özlemlerim oldu benim. Gerçek düşlerim. Gerçek acılarım ve gerçek kahkahalarım oldu.

Olacak.

Turuncu battaniyemi, maketlerimi, kalemlerimi, doyulmaz sohbetli balkonlarımı, kantin kaçamaklarımı, dekanlığın ora'yı, mimarlık çatısını, kedileri, tilkileri, sabah kuşlarını, dikine camlardan gözümüze giren gün ışıklarını, amfi'yi, prömiyer öncesi fırçaladığımız kadife koltukları, kütüphane önünde gelene geçene bakma durağını, beşeri'nin bodrum katını, düşmeli kalkmalı devrim şarkılarını, beni taşıyanları, benim taşıdıklarımı, eski ve yeni arkadaşları, aşkları, ama illa ki dostları, 512'yi, Dündar Elbruz'u, 3. sınıf'ın asma katını, hiç girmediğim ve çok girdiğim kuytuları, ilk defa ağaca çıkışımı, ilk defa öpülüşümü, ilk defa elimin tutuluşunu, gözleri kırık gözleri nemli erkekleri, erkeklerimi, elmacık kemikli ince belli tiz gülüşlü kadınları, kadınlarımı, tehlikeli olduğunu bilmezken hiç de tehlikeli olmamış Sakarya'yı, gündelik hayat parklarını, pazarlarını, iğde kokulu alle'yi, rektörlükteki yalnız pencereyi, Aşkabat Caddesindeki o evi, kırk ömürlük hatrı olan kahveleri, dünyanın en güzel sıcak şarabını, yalnız içilen geceleri, Migros önünde öğlen sosyalleşmecelerini, Her Zamanki Yer'i, otostop çekmeyi, "hocam şurdan"ı, yemekhane sıralarını, nefes nefese yetişmeleri, kaçırılan sınavları, unutulan teslimleri, her sene değişen arkadaş gruplarını, yarına kalan canım'ları, karşılayamadığım beklentileri, dokunduğum hayatları, 2. yurdun önünde bağıra bağıra şarkı söylemeleri, topluluk odası sabahlamalarını, ama dikiş odasını, gözlüksüz karşılaşmaları, köpek çetelerini, aldırmadan gecenin bir yarısı germeç yemeleri, 2+2 liranın çok daha büyük bir şeyler etmesini, ev'imi...

Bırakıp gidiyorum ve daha bir çok şeyi: yaz evini, radyo yayınlarını, ora'yı, perişan uyunması gereken geceleri, akşamüstü çaylarını, "evet odada at var"ları, bi' zaman aleme kafa tutan o inatçı kızı, "ben bilirim" bakışlarını, doğruları yanlışları, "ah"ları ve "oh"ları.

Ama biz birbirimizin çok gözyaşını sildik ya çatlak dengim, can özüm, praxis'im, en çok kırdığım, asetad'ım, barışamadığım yarım benim,,

özgürlüğün bedeli bu kadar ağır olmamalı diye bir tek sana döktüğüm gözyaşım acıtır.