Friday, September 30, 2016

Nasıl demeli, bilmem ki,,

Ne kedisiz, ne kitapsız, ne de aşksız mı yani bey efendi? Âlâ, pekala... Öyliyse artık bütün radyolar sussun, yas vaktidir! Ah, fakat bu kıskançlıkla n'apacağım?

Dünyada en ehemmiyetli düşman, kıskançlıkla kızarmış kalbini yerinden koparıp atmış bir kadının elleridir. O eller halbuki özlemle uzanırlar bazı yeşil gözlere, kadirşinas kucaklamalar yaratırlar bazı kapı eşiklerinde, ah, ama onlar nasıl güzel gözlerdir ki insan kendini ölüverecekmiş gibi hissettiğinde olanca yeşilliğiyle birden karanlıkta belirip bakar, bakarlar.

Hani insanın içinden bir şeyler söylemek gelir de nasıl diyeceğini bilemez ya, çünki mesela hazırlıklı değildir veyahut yumulu gözle saatlerce ve günlerce dinlenecek davudî bir karakteri yoktur sesinin, aman yarabbim, neler saçmalıyorum yine acaba?!




Aldım ve verdim o nefesi. Durdum. Karşı karşı dururken insan bilemiyor, bilmezliğe vuruyor belki de, ama böyle uzaktan-


Seviyormuşum meğer. Hep. Hep biraz biraz, bazen çok, seviyormuşum meğer. Bi' ihtimalden çok daha kuvvetli biçimde ve onsuzlanamayacak raddede, yani işte varlığının olumsuzu ("yokluk" dedirtme bana) tahayyül edilmemişmiş şimdiye değin ve de bir eylül sonu onsuz gelince anlaşılıyormuş yalın ve DANK! biçiminde, yeni bir iddiaya yer bırakmamacasına.

Seviyormuşum meğer.

Haydi git de mutlu ol şimdi.

Monday, September 12, 2016

İyi bayramlar

Ben bayramları severim. Seküler ve devrimci ruhlu ailemin (bazı konulardaki muhafazakarlıklarına karşın) hiçbir vakit hakkını vermeye niyetlenmediği geleneklerin bazı "iyi" mesajlarını sürdürmeye pek hevesli olduğumdan olabilir. Ayrımcı veya ataerkil subliminal yönergeler barındırmadığı sürece, evet, ben bayramları severim. Hatta en sevmediğim bayram olan kurban bayramı bile beni bazı açılardan neşelendirebiliyor: Uzun hasretlerin göz ardı edilmesi ve yaratılan fırsatlar sonrası büyük kucaklaşmalar yaşamak, kısacık ama karşı tarafın sahiden dinlendiği telefon konuşmaları, hatta bir pazarlama stratejisine dönüşse de "iyi insan olmak" adına atılan bütün o adımlar bana nostaljik ve de sempatik geliyor. Nostaljik sözcüğünün etimolojisine inip de kendi kendimi haksız çıkarmak için mücadele edesim bile yok, çünkü bayramları severim.

Sosyolojik, animalist veya historiyografik herhangi bir çıkarımda bulunmadan önce şunu belirtmem gerekir ki gündelik hayatın kısa süreliğine değiştiği ve herkesin birazcık daha toleranslı davrandığı günler olarak bayramlar pek keyifli. Ne yazık ki orta sınıf hayatının köklerine enjekte edilen liberalizme rağmen bizde işlerin böyle yürüdüğünü söyleyemeyeceğim. Bütün ritüeller, hindulardan amerikan yerlilerine, bir amaç için yaratılmışlar ve bu amaçtan uzaklaştığımızda anlamını yitiren ritüelleri sürdürmek için kendimize söylediğimiz yalanlar öncekilerin yarattığı boşluklara tam oturmuyor. Örnekse bugün ziyaret ettiğimiz mezar, anneannemin mezarı, bir paket olarak almadığımız o seremoninin bir kısmını modifiye ederek uygulamamız, diğerlerinde doğurduğu katharsisin bir kısmını bile doğurmadı. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi diye tartışmıyorum: Kafamı kurcalayan şey, bize öğretilen yöntemleri canımızın istediği gibi uygulamamızın ne zamandan beri büyük insan ilerlemesi mitinin dışına atıldığı sorusu.

Bu kadar uzun bir yazı yazma sevdasıyla bu sayfayı açmamıştım aslında ama böyle şeyleri tartıştığımız toplantılar, kantin çayları, radyo yayınları ve balkon sohbetleri mazimde hoş bir seda olarak kalmaya yüz tuttuğu için bu ihtiyacı duyuyorum - en azından kendi kendine konuşmaktan daha kolay açıklanabilir bir dışavurum yöntemi. Ülke koşulları ve sosyoekonomik koşullar ışığında varolmak üzerine adımın hakkını verme çabam da takdire şayan ancak ortada çözmemiz gereken bir sorun var: Yüzyıllarca işe yaramış olan ama artık gülünç bir gösteriye dönüşen bütün bu ritüellerle ne yapacağız?

Thursday, September 8, 2016

Buraya daha sık mı bir şeyler yazmalı

İlgisiz bir yerden tutayım mı? 
Hiçbir tutum nedensiz değildir. Biriyle iletişimini sürdürmek istemediğinde, bilinçli veya bilinçsiz, anlaşamadığınızı gösteren tuhaf anları üretirsin. O anlar kendiliğinden olmaz. Böylece 'yanlışlıkla' iletişimsizlikteki sorumluluğundan kurtulmuş olursun. Zamanla da bu dertten tamamen sıyrılırsın. 'Eskisi gibi değil' olur. 'Yürümüyor' olur.
Bu fikre katılmamak elde değil, ama hepten de teslim olamıyorum. Hele de Rollo May ile pek bir haşır neşir olduğum şu günlerde, kişinin kendini yarattığı gibi ilişkilerini de - düzeltiyorum, karşılaşmalarını da (ben kimya teorisine selamla "çarpışma" terimini tercih ederdim) yarattığı tezi inanılmaz mantıklı geliyor. Çoklukla istemin sorumluluğundan kaçmak için arasına saklandığımız bahanelerden bağımsız düşünülemeyecek bir davranış biçimi belki de bu.

Hoş, ben kimim de bu tür iddialarda bulunuyorum! Bir bilene danışalım:

May, R. (2015). Yaratma cesareti (A. Oysal, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
Peki, hangi cesaret? May'ciğim kitabında fiziksel, moral, toplumsal ve yaratıcı olarak sınıflandırmış ama ben daha bütüncül bir yaklaşıma yatkınım. Temelde, belki de içinden geçtiğim sürecin etkisiyle, cesaretin de özgürlüğün de sorumluluğun da karar vermekle başladığını önkabul ediyorum. Kararını vermediğim bir uğurda harcadığım emeğin saygıyı hak etmediği görüşünde yalnız mıyımdır sence? Çok mu radikal geldi? Öyleyse şöyle diyelim:
(...) karar, bilgi ve kavramadan önce gelir. 
Kaygılıyım. İçimdeki ve dışımdaki evrenle romantik-olmayan bir ilişki kurma konusunda yeterli değilim. Her karşılaşma coşkulu, her çarpışma eşik enerjisinin üstünde, her ilişki destansı olmalı! Büyük ve acılı felaketler istiyorum geçmişime takacağım - nevrozumu kucaklamak ve kendimi doğurmak kendimden.
Sarılıp gövdesinde sımsıkı / Bir kadın kendini doğurabilir isterse