Friday, December 30, 2016

ve zaman yeniden hızlandı

fizikçi kızlığı geçmişimden midir bilemiyorum ama bu görelilik muhabbeti yaşam boyu yakamı bırakmadı. şimdi de bu: son haftamın nasıl geçtiği konusunda hiçbir fikrim yok! ağır çekimde ilerleyen lanet 2016'nın son haftasında depar atacağı kimin aklına gelirdi, dimi?

bir de şey var tabii: ya hep ya hiç, all i want is everything at once. ikna oldum bir daha başka türlüsüne zorlamicam kendimi.

iyi seneler!

Sunday, December 25, 2016

Gecikmeli // hkhkhd

Elimi uzatsam orada olsan, ama bunu bilmesem cunku o zaman uzatmam, ama biraz da belli etsen cunku yine uzatmam,,

Ugruna methiyyeler dizdigim ask'i tasiyabileceksen eger, gocunmayacaksan nefret ettirmeyeceksen, islak yesil gozler gibi sahici ve ciplak, vaadetmedigin gul bahcesinin bagbani olabileceksen, yillardir unuttugumuz bir hasretle kucaklayacaksan beni, ummadigimiz supurgeligin altindan cikan kayip toka gibi, hep baktigin gozlerle hic bakmadigin gibi bakacaksan bana, doymayacaksan bir an bile kacirmayacaksan ellerini, kendin bile sasacaksan her sabah olan bitene, gercek degil kadar guzel seveceksen, biriktirdigin butun sevgiyi sereceksen sakinmayacaksan o dillere destan gururunu, emanet edeceksen yuregini ve ellerini ve gözlerini ve gizlerini ve ve ve ve 

"Gitme sakin kal" 

Seni oyle bir severim ki dunyan sasar, cumle de boyle biter iste utanmaz arlanmaz. 

Wednesday, November 30, 2016

muazzam

sen peri tozu dersin buna ben aşk derim başkası anlamaz ama bir'dir ya hani sonunda, çatışmalardan ve destansı savaşlardan daha yüce midir ebedi sessizlik yoksa kendimizi oyalama biçimlerimizden yalnızca biri midir BİLMİYORUM ama merak... işte orada dur.

anı biriktirdim. bohçama sığmayacak her şeyi hafızamda biriktirdim. kendiliğinden silinenler yetmedi oturdum kendim sildim bazen parlattım bazısını, çok az kaldı parıltımız malum. başkasından gelmez sana lâzım olan, sen çağırırsın onu, iğrenç materyalist inançsızlığın ortasında hikayelere inanan bir ben kalsam da inanacağım biliyorum hikayesini anlatacak her yeni bard'a. ben dinlerim, en iyi bildiğim şeydir dinlemek çünkü herkes anlatmıyor ama kimse de dinlemiyor. ben dinlerim seni, içimden de konuşsan dışımdan da, beklentilerimi karşılamasan da - hayat böyle değil mi kendi beklentilerini doğurur beklemediklerimiz - ben dinlerim ilk defa gibi son defa gibi yeniden yeniden yeniden heyecanlandığımız her an gibi dinlerim senin hikayeni.

bazı şeyler var ki aşk. ama merak... işte orada dur.

Wednesday, November 23, 2016

inat

İlle de aşk. Şems gibi, tomris gibi, dekadan gibi. İlle de aşk uğruna hiçbir şeyden geçmemiş gibi. Hiç kaybolmamış, kaybetmemiş gibi. Yitiğini bulmamış bulduğunu yitirmemiş gibi. Gece yarıları için titreyerek gözyaşları dökmemiş, öfkelenmemiş, dönüp dönüp her sefer affetmemiş gibi. Kendini düşkünleştirmemiş hiç büyük hatalara düşmemiş tövbelerden dönmemiş gibi. İlle de aşk hitabında rezone eden mektupları başka diyarlara ruhundan üflememiş gibi. Dünyanın çirkinini hiç görmemiş kendi şeytanını öldürmemiş ağız olmadığın kulaklara yorulmamış gibi. Yüzün düşmemiş yanlış rol biçmemiş çaresizlikten ikibüklüm beklememiş gibi. Nefsine nasihat ettirmemiş yalnızlıkla terbiyelendirmemiş şiddetle eğitmemiş gibi. Hiç aklı kalbine karşıt tutmamış taraftar olmamış kibre düşmemiş gibi. Dokunduğun herkesi dönüştürme işgüzarlığını devam ettirmemiş egonu okşatmamış kendine ihanet etmemiş gibi. İlle de, ille de AŞK.

Olmamış ve oldurulmamış gibi.

Sunday, November 13, 2016

Az once hayatimda ilk defa

Bir dugun hayali canlandi gozumde. Hayir, daha once oturup uzun uzun dusunmustum, zorlamistim kendimi bunu hayal edebilmek icin ama ancak gelinlige dair birkac ayrinti canlandirabilmistim. Birinden evlilik teklifi aldigimda da, bir baskasina asik oldugumda da, otekiyle omrumu geciririm ki diye dusundugumde de hic bu kadar canli bir sahne gelmemisti tahayyulume.

Istanbul, bogazdan uzak bir deniz kenari. Yagmursuz bir eylul aksami, yazdan kalma, mevsimi hatirlatir hafif meltem. Yari cimen yari tas, beceriksiz bir zemin kaplamasi. Agaclar, agaclardan gecen teller, tellere takili rengarenk ampuller. Ortasi bosluk, cevresi iskemleler masalar ve kirli beyaz musamba ortuler. Gulen, kahkahalar atan insanlar, cogu 30lu yaslarinda, arada kosusturan 5 yaslarinda cocuklar ama kimse kovalamiyor onlari. Ozgurler. Muzik yapan insanlar var, fotograf ceken insanlar var, hepsi arkadas - dost. Gun batinca baslamis eglence. Kimse sacinin bozulmasına aldirmiyor. Ben ayakkabilarimi cikarmisim zaten coktan. Cimlerde oturuyorum beyaz elbiseyle, cocuklar fotograf cektiriyor benle. Gelin teli var basimda. Cicegimi atmamisim, koparip koparim veriyorum herkese. Gelemeyecegini soylemis cok sevgili arkadaslar geliyor bir bir, her araba yanasma sesinde hop oturup hop kalkiyorum. Agliyorum biraz mutluluktan.

Adam? Saci ruzgardan karismis, yuzu ince hatli, ipek gomlekli biri. Kocam. Tirnaklari muntazam kesimli, gulunce gozlerinin cevresi -benim gibi- kiris kiris oluyor. Seviyorum onu. Kaldirmaya calismiyor beni cimenden. Ama "dans edelim" diyor, ellerimden tutup burnumdan opuyor. Seviyor beni. Gece esikten kucaginda gececegim.

Neden simdi, degil mi? Cunku ben mumkun seylerin hayalini hic kurmam.

Saturday, November 12, 2016

Icimdeki firtina ele gecirdi beni

Selam

Uzundur burayi ic dokme amacli kullanmiyordum. Vakti geldi ki buradayim. Cunku uykuya dalmakta uyanmakta sorun yasiyorum bir suredir. Cunku kendimden beklentilerimi karsilayamiyorum. Aslina bakarsan pek cok sey iyiye gidiyor gibi, ama aslina bakasim yok.

Iyi degilim. Kendimi oyalayacak bir ask hikayesi uyduramiyorum bile. Dramaqueen at her finest. Neyse. Sorun su ki her seyin tam olmasini istedigim gibi olmasini beklemekten, bunu ummaktan ve bunun icin caba gostermekten yoruldum. Hayatin gercekleriyle bir bir yuzlesiyorum. Burjuva hevesleri icinde bir proleterim. Bunu yasarken kendime koydugum limitleri asali cok oldu. Artik hicbir sosyal interaction bana kolay gelmiyor. Gulumsemem donuk. Nesem sahte. Azmim cocuk oyunu. Kendimi kandirisimin git gide daha da farkinda olarak buna devam etmek sacma.

Rolum bitti galiba. Yeni bir oyun kurmak icin de malzemem yok.



Az once cok sevdigim bir abimin hakli sitemine maruz kaldim. Kendime dizdigim mazeretleri bir cirpida alasagi eden bir sey bu, deger verdigim insan goruslerindeki incecik bir catlak. Benim olumum bundan olacak.

Kararlarimi uygulamiyorum. Sozlerimi tutmuyorum. Kendimi artik hic ama hic tanimiyorum ve herhangi bir zamanda tanidigimdan da emin degilim.

Ya bu kadarsam? Buysam yani? Perde kapandiysa ve selama ciktigimda kimse alkislamadiysa? Hatta salon bombossa ve ben gozume giren spotlardan oturu bu gercegi hic gormeden hevesle fuayeye kosturuyorsam? Ya kimse makyajsiz ve kostumsuz halimi gormek istemiyorsa? Buysa yani, gorup gorecegim, gozlerime bakip gulumseyen son kisi yarimakyajli bir kulis kiziysa, bensem?

Artik dusunmek istemiyorum.

Yarin yeni bir gun.............!

Friday, November 4, 2016


İçinde seslenip duranı nerede duyacağın belli olmuyor pek. Under_standing misali, kısıtlı bir boş "an" yakalıyor. Put emphasis on "kısıtlı". Yoksa sonsuz boşluk, anlamsız zaman, beyhude çaba. Ben de işte şimdi bu endüstrileşmiş ev ekonomisi dükkanında dolaşıp ahşaba ve cama dokunuyorum böyle.

Wednesday, October 26, 2016

ANLADIM!


Hayat, bebeğim, anladım!

Beni neye hazırladığını, nasıl bir tekerrür içinde olduğumu, ne yapmam gerektiğini, bunu nasıl yapacağımı, şimdiye kadar attığım adımların hangi kısmından sorumlu olup hangi kısmından vazgeçmem gerektiğini, hayatımın kırılma noktalarının büyük başlıklarla yazılmama sebebini, senle nasıl baş edeceğimi, anladım!

Aylardır bununla uğraşıyorum, gerçekten, pek çok yerden enerji almayı denedim, örnek almayı veya toparlanmayı, ne yapmamı istediğini figure out edemediğim için avare avare dolandım ortalarda biraz, biliyorum, yani evet boş durmadım ama istediğim performans da bu değildi çünkü nereye doğru yol aldığını bilmeyince insan hızını artırmaktan imtina ediyor, ama şimdi ANLADIM.

Bana yeni bir fırsat verdiğini, yolumu açtığını, sahnenin benim olduğunu, şansımın döndüğünü, benimle olduğunu, düşersem yine kaldıracağını, düşmeyeceğimi, her şeyin öncekinden daha harika olacağını ve beni izlediğini biliyordum. Unutmuşum sadece.

Hayat, seni seviyorum!

Tuesday, October 25, 2016

Yaşasın Modern Sabahlar!


Bu "sabah uyanıp da kafama takılanı yazıya dökme" olayını sevdim galiba, biraz böyle devam edeceğim kimse için sakıncası yoksa. Hayır saahiden pek mühim şeylerden söz etmediğimin farkındayım, ama yeterince klişe bir noktadan tutarsak zaten ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir değil mi hayatım? Tabii pek çok dış etkiye açık günümüz dünyasında odaklanma problemleri yaşıyorum fakat bu sabahki çıkış noktamız da bu olsun:

Ne vakit dünya ile romantik cinsel olmayan bir bağ kurmaya kalksam münzevileşiyorum. Neden? Çünkü öteki türlüsünü bilmiyorum. Çünkü yuvamı çiçekliyorum sen geleceksin diye. Çünkü fiziksel hayatta var olman gerekmiyor hayaline tutunmam için. Çünkü başka diğer hiçbir şey tutunmaya değer gelmiyor, aşk'tan başka. Yoğun bir orgazmın hemen sonrası gelen üşüme gibi, birlikte düşünülmek istenmeyen ama bir yarımın iki parçası olan güzel ve kirli şeyler gibi, aşkın en tabanında yattığım anlaşılmasın diye kaçıp kaybolduğum patikalar gibi. Gibi, işte.

Seni çok özledim, keşke bilsen.

Monday, October 24, 2016

Macera Tüneli

Fon müziğimiz atarlı güzel Adele'den, garip biçimde benim hayatımın fon müziğini yapmış yahu 19, 21, 25 yaşlar falan haha, şarkı sözlerini "cheat her better" olarak anlayan da tek ben değilmişim neyse ki


Tünaydınlar olsun

Sebeb-i ziyaretim, uygulamaların orasında burasında çıkan reklamlardan bu aralar sıklaşmış olan bir tür: seçimli-yönergeli oyunlar, türkçesini bilemiyorum fakat a.k.a "decision-making game apps". Tıpkı küçükken gazetelerin şebnem bebeklere alternatif olarak eşantiyon* verdiği sonu değişken kitaplar gibi - ki ufak bir araştırma sonucu kendilerinin ecnebice "choose your own adventure" türkçe ise "macera tüneli" isimleriyle pazarlandığını öğrenmiş bulunuyorum - bir tür kaderle oynamacılık oyunu, az biraz fiziğe ilgisi olanlar için bir nevi paralel evrenler ve saire.
eşantiyon 
isim Fransızca échantillon
isim Bir malın niteliğini belirtmek, özelliklerini göstermek amacıyla parasız verilen veya gönderilen mal
"Avrupa firmalarından gelen yeni ilaç eşantiyonlarının tariflerini dikkatle okur, not ederdim." - R. N. Güntekin
eşantiyon
eşantiyon
Kararsızlık problemi çektiğim bolca rastlanır geniş zamanlarımdan birinde olduğumdan ötürü bu reklamlar özellikle dikkatimi cezbetti, üstelik algıda seçicilik midir nedir sanki bu aralar biraz da çeşitlenip arttılar. Yok, henüz indirip kurup oynamış değilim, sadece her gördüğümde ayıla bayıla okuduğum o kitaplar geliyor aklıma. Derken bu sabah yine saçmasapan bir nedensellik bağı kurdum, durur muyum hemen sizlerle paylaşayım dedim:

Şimdi efen'im, ülkemiz nezdinde bu kitapları okuyan 90 gençliğinin yüzde kaçıdır bilemiyorum, ancak okuyanlar birkaç kategoride incelenebilir muhakkak. Kimseyi töhmet altında bırakmadan kendim üzerinden bir yorumda bulunacak olursam, ben şahsen hiçbir zaman çizgisel olarak ilerleyip de alternatifleri sonradan değerlendirmiş değilim bu tür kitaplarda. Her karar anında bütün kararların sonuçlarına bakıp ona göre yoluna devam eden biraz meraklı çokça garantici bir pisliktim o yaşlarda.

Dev tespitim işte bu noktada geliyor: O zamandan bu zamana pek de bir şey değişmedi. Ben (ve benim gibi kurnazlar, muhtemelen) herhangi bir itkiyi takip ederek kararlarını yaşamak yerine her daim "what if" clause'ları değerlendirerek sıkıcı değil fakat öngörülebilir bir pathway izlemek meyilindeyim. Öngöremediğim noktada bedeline katlanacağım bir karar vermek benim için mukabil değil. Böyle yapabildiğim ender anlarda da "ehehe nasolsa dönüp yeniden karar verebilirim" rahatlığı olan durumlar söz konusu.

Saahiden yıllardır bunun ayırdına varmadığım için üzerinde de çalışmadım doğal olarak, hep karar vermelerimin niçin bu denli güç olduğunu merak edip semptomu tedavi etmeye eğilmiştim. Gerçek burnumuzun dibindeymiş ey garantici maceracılar! Nasıl çözeriz bilmiyorum ama vira bism..

Sunday, October 23, 2016

Sevgi inandırıcı değildir.


Eheh evet nasıl oldu bilmiyorum ama "lost on you" beni bu noktaya getirdi. Fonumuz hazırsa - ki uyarıyorum, nakaratı korkunç derecede yapışkan - yeni BÜYÜK projemden söz etmeden evvel, kazanmaya çabaladığım ufak bir alışkanlığı tanıtayım: Elimi attığım her yerden çıkan zamansız not defterlerim bir işe yarasın diye sohbete Greenwich tayin etmece. Buyrun buradan yakalım:
Sevgi inandırıcı değildir. Düşüncelerin bulduğu, düşüncelerin biçimlendirdiği bir durumdur. Düşünüldüğü oranda büyür, derinleşir, büyütülür, derinleştirilir. Ne denli düşünülürse, o denli büyür. O denli dayanılmaz boyutlara ulaşır, ulaştırılır. Gerçekleştirilemez. Soyutlaşır. Ve hiçbir zaman bitmez. Yaşam gibi. Ölüm gibi. 
Tezer Özlü
[Bambu Kültür Evi]

Tezerciğim Ablacığım ne yazsa yaşamalı bir kadın, tırnak uçlarından öpülesi. Ve fakat özellikle bu pasajda ne demesini istemişiz onun, beyaz yapay deri kaplı bir küçük ajandanın 1 Ocak sayfasına yazarken? Kişisel olarak olaylı bir seneye girdiğimin bilincinde miymişim, bu ajandayı aldığım sıra 2015'in hangi ayındaymışız, neler yaşamış ve daha neler yaşayacakmışız hiçbir fikrim yok. Tek hatırladığım bu vurucu girişli paragrafı sindirmenin aylarımı aldığı ve bildiğim bir şey var ise içselleştirmek de bunun birkaç katını isteyecek.

Bir duygulanıma düşünce ürünü olarak bakmak, metafizik tartışmalarının dışında ve ötesinde, onu bir sonuç olmaya indirgemek midir? Mevzubahis "sevgi" ise bu önermeye katılamayacağım. Hislerin bir metafizik, bir inanç meselesi olarak ele alındığı bu çirkin çağda gerçekleştirilemeyenin güzelliğine vakıf olmanın sorusunu soralım: İnandırıcı olanın bir mekan-zaman evreninde (bilinir olması gerek değil ama mümkün) saptanabilir olduğu kabulü üzerinden, bu sonlu-geometrinin inandırıcı olmayan ancak tahayyül edilebilen ve sürekli-değişen bir sonsuz-geometri soyutundan daha kayda değer olduğunu iddia edebilir miyiz? 

Daha açık bir yaklaşımla, sevginin inandırıcı olmadığı savının aslında değersel anlamda olumsuz olmadığı fikri sence de yeterince güçlü değil midir? Çünkü bu alıntının ilk cümlesinin uyandırdığı, sevgiye dair kötücül şeyler söylenecekmiş hissinin geçmesi (takip eden sağlam cümlelere rağmen) birkaç okuma gerektiriyor. Neden? Neden inandırıcı olmalı? Büyük inanç sistemleri çok mu inandırıcı, öyleyse köküne kibrit suyu! Elini yüreğinin üzerine koy ve kabul et: Hayır, inandırıcı olana tapmayız. Hayret ve dehşet ve inkar ve yücelik ve hayranlık ve ve ve ve-



Sevgi, inandırıcı değildir. İyi ki, değildir. 

Thursday, October 20, 2016

Hazırsak başlayalım

peş peşe izlediğim 80'ler dans filmlerinin etkisinde fon müziği seçimim, loop'a almayı unutmayın biraz uzun bir yazı olacağa benzer, "never gonna dance again":


Hehe, evet tamam ortamı kurduğumuza göre rahat modumuzda biraz muhabbet edebiliriz. Yok yok ne mühim bir şeyden söz edeceğim, ne de anlamlı referanslar eşliğinde "bambaşkaymışsın" dedirtecek yorumlarda bulunacağım. Hiçbir şey yapmadığını düşünmenin tek bir olumlu yanı olmadığını biliyor muydun? Yani hani aslında bir şeyler yapıyorsun, ama tatminsizliğin özüne yönelik olduğu için bu dönemde asla yeterince şey yapmadığını düşünüyorsun, mutlu da değilsin ama mutsuz da sayılmazsın, ihtiyacın olmadığı için pek fazla enerjiye de sahip değilsin, kısaca bok gibi bir şey. "Pardon biraz ağzım bozuldu" falan diyorum la, BEN diyorum bunu, ağzı bozuk aşk mektupları mahdumu merhume tasaramadim.

Kendimi ne zaman affedicem? Hadi biraz genelleme yapayım da insanlara okumaya değer bir şey vermiş olayım (yani... çok kişi olmadığınızı biliyorum ama istatistikler gülümsetiyor bazen) - Here comes the fancy title:

İnsan kendini ne zaman affeder?

Hayır çünkü affetmedikçe kendine yakıştıramadığın şeyleri yapmaya devam etme yönünde bir meyil oluyor ister istemez. Yani mesela 15 kilo verdim ama 3 haftadır sallantıda, sigarayı bıraktım ama pek de güvenmiyorum kendime açıkçası, sınavlara giriyorum ama kafamı toplayamıyorum ki çalışıp yüksek puanlar alayım, bak bir yere başvuracaktım tarihini kaçırmışım, ne bileyim galiba staj yaptığım yerlerle görüşüp part time işe başlicam sırf sabahları uyanmak için yarım günlük bir iş - düşün yani o kadar çaresiz durumdayım - ha bunları neden arkadaşlarınla konuşmuyorsun da kendi kendine saçmalıyorsun dersen yapamıyorum çünkü ARKADAŞLARIM HAYATLARINA DEVAM EDİYOR.

oh be. rahatladım. yaşasın gen y. bir de sır vereyim:

Bazen potansiyelim var ama depresyonda mıyım, yoksa geri zekalı mıyım emin olamıyorum.

Friday, September 30, 2016

Nasıl demeli, bilmem ki,,

Ne kedisiz, ne kitapsız, ne de aşksız mı yani bey efendi? Âlâ, pekala... Öyliyse artık bütün radyolar sussun, yas vaktidir! Ah, fakat bu kıskançlıkla n'apacağım?

Dünyada en ehemmiyetli düşman, kıskançlıkla kızarmış kalbini yerinden koparıp atmış bir kadının elleridir. O eller halbuki özlemle uzanırlar bazı yeşil gözlere, kadirşinas kucaklamalar yaratırlar bazı kapı eşiklerinde, ah, ama onlar nasıl güzel gözlerdir ki insan kendini ölüverecekmiş gibi hissettiğinde olanca yeşilliğiyle birden karanlıkta belirip bakar, bakarlar.

Hani insanın içinden bir şeyler söylemek gelir de nasıl diyeceğini bilemez ya, çünki mesela hazırlıklı değildir veyahut yumulu gözle saatlerce ve günlerce dinlenecek davudî bir karakteri yoktur sesinin, aman yarabbim, neler saçmalıyorum yine acaba?!




Aldım ve verdim o nefesi. Durdum. Karşı karşı dururken insan bilemiyor, bilmezliğe vuruyor belki de, ama böyle uzaktan-


Seviyormuşum meğer. Hep. Hep biraz biraz, bazen çok, seviyormuşum meğer. Bi' ihtimalden çok daha kuvvetli biçimde ve onsuzlanamayacak raddede, yani işte varlığının olumsuzu ("yokluk" dedirtme bana) tahayyül edilmemişmiş şimdiye değin ve de bir eylül sonu onsuz gelince anlaşılıyormuş yalın ve DANK! biçiminde, yeni bir iddiaya yer bırakmamacasına.

Seviyormuşum meğer.

Haydi git de mutlu ol şimdi.

Monday, September 12, 2016

İyi bayramlar

Ben bayramları severim. Seküler ve devrimci ruhlu ailemin (bazı konulardaki muhafazakarlıklarına karşın) hiçbir vakit hakkını vermeye niyetlenmediği geleneklerin bazı "iyi" mesajlarını sürdürmeye pek hevesli olduğumdan olabilir. Ayrımcı veya ataerkil subliminal yönergeler barındırmadığı sürece, evet, ben bayramları severim. Hatta en sevmediğim bayram olan kurban bayramı bile beni bazı açılardan neşelendirebiliyor: Uzun hasretlerin göz ardı edilmesi ve yaratılan fırsatlar sonrası büyük kucaklaşmalar yaşamak, kısacık ama karşı tarafın sahiden dinlendiği telefon konuşmaları, hatta bir pazarlama stratejisine dönüşse de "iyi insan olmak" adına atılan bütün o adımlar bana nostaljik ve de sempatik geliyor. Nostaljik sözcüğünün etimolojisine inip de kendi kendimi haksız çıkarmak için mücadele edesim bile yok, çünkü bayramları severim.

Sosyolojik, animalist veya historiyografik herhangi bir çıkarımda bulunmadan önce şunu belirtmem gerekir ki gündelik hayatın kısa süreliğine değiştiği ve herkesin birazcık daha toleranslı davrandığı günler olarak bayramlar pek keyifli. Ne yazık ki orta sınıf hayatının köklerine enjekte edilen liberalizme rağmen bizde işlerin böyle yürüdüğünü söyleyemeyeceğim. Bütün ritüeller, hindulardan amerikan yerlilerine, bir amaç için yaratılmışlar ve bu amaçtan uzaklaştığımızda anlamını yitiren ritüelleri sürdürmek için kendimize söylediğimiz yalanlar öncekilerin yarattığı boşluklara tam oturmuyor. Örnekse bugün ziyaret ettiğimiz mezar, anneannemin mezarı, bir paket olarak almadığımız o seremoninin bir kısmını modifiye ederek uygulamamız, diğerlerinde doğurduğu katharsisin bir kısmını bile doğurmadı. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi diye tartışmıyorum: Kafamı kurcalayan şey, bize öğretilen yöntemleri canımızın istediği gibi uygulamamızın ne zamandan beri büyük insan ilerlemesi mitinin dışına atıldığı sorusu.

Bu kadar uzun bir yazı yazma sevdasıyla bu sayfayı açmamıştım aslında ama böyle şeyleri tartıştığımız toplantılar, kantin çayları, radyo yayınları ve balkon sohbetleri mazimde hoş bir seda olarak kalmaya yüz tuttuğu için bu ihtiyacı duyuyorum - en azından kendi kendine konuşmaktan daha kolay açıklanabilir bir dışavurum yöntemi. Ülke koşulları ve sosyoekonomik koşullar ışığında varolmak üzerine adımın hakkını verme çabam da takdire şayan ancak ortada çözmemiz gereken bir sorun var: Yüzyıllarca işe yaramış olan ama artık gülünç bir gösteriye dönüşen bütün bu ritüellerle ne yapacağız?

Thursday, September 8, 2016

Buraya daha sık mı bir şeyler yazmalı

İlgisiz bir yerden tutayım mı? 
Hiçbir tutum nedensiz değildir. Biriyle iletişimini sürdürmek istemediğinde, bilinçli veya bilinçsiz, anlaşamadığınızı gösteren tuhaf anları üretirsin. O anlar kendiliğinden olmaz. Böylece 'yanlışlıkla' iletişimsizlikteki sorumluluğundan kurtulmuş olursun. Zamanla da bu dertten tamamen sıyrılırsın. 'Eskisi gibi değil' olur. 'Yürümüyor' olur.
Bu fikre katılmamak elde değil, ama hepten de teslim olamıyorum. Hele de Rollo May ile pek bir haşır neşir olduğum şu günlerde, kişinin kendini yarattığı gibi ilişkilerini de - düzeltiyorum, karşılaşmalarını da (ben kimya teorisine selamla "çarpışma" terimini tercih ederdim) yarattığı tezi inanılmaz mantıklı geliyor. Çoklukla istemin sorumluluğundan kaçmak için arasına saklandığımız bahanelerden bağımsız düşünülemeyecek bir davranış biçimi belki de bu.

Hoş, ben kimim de bu tür iddialarda bulunuyorum! Bir bilene danışalım:

May, R. (2015). Yaratma cesareti (A. Oysal, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.
Peki, hangi cesaret? May'ciğim kitabında fiziksel, moral, toplumsal ve yaratıcı olarak sınıflandırmış ama ben daha bütüncül bir yaklaşıma yatkınım. Temelde, belki de içinden geçtiğim sürecin etkisiyle, cesaretin de özgürlüğün de sorumluluğun da karar vermekle başladığını önkabul ediyorum. Kararını vermediğim bir uğurda harcadığım emeğin saygıyı hak etmediği görüşünde yalnız mıyımdır sence? Çok mu radikal geldi? Öyleyse şöyle diyelim:
(...) karar, bilgi ve kavramadan önce gelir. 
Kaygılıyım. İçimdeki ve dışımdaki evrenle romantik-olmayan bir ilişki kurma konusunda yeterli değilim. Her karşılaşma coşkulu, her çarpışma eşik enerjisinin üstünde, her ilişki destansı olmalı! Büyük ve acılı felaketler istiyorum geçmişime takacağım - nevrozumu kucaklamak ve kendimi doğurmak kendimden.
Sarılıp gövdesinde sımsıkı / Bir kadın kendini doğurabilir isterse

Monday, August 1, 2016

"mutesekkil"

Ensesinde bir ben vardi, ben mi dogum lekesi mi her neyse iste. Soyle tam tutmalik yerde. Sanki karsisinda bir kadin durmus, biraz uzun bakmis o iki kara kuyuya, yummus gozlerini de onun nefesinden solumus, ici bir havalanmis bir konmus, boynundan tutmus da kucuk parmaginin izi kalmis, oyle. Ne sacmadir, bir saattir uyuyamiyorum, gozumun onunden gitmiyor!

Yillar akitirim baska adamlara da gecenin bir yarisi kulagima o hic firsat bulamadigimin fisiltisi calinir. Sahi, n'olduk biz? Hic olduk mu ya da?

10 kilo verdim. Az daha toparliyim, cok gec kalmadiysam bulucam seni deli bey. Zamani bir butun olarak kabul ediyorum, dun-bugun-yarin'i ayni anda yasiyorum: ben vazgecmiyorum :)

Friday, June 24, 2016

Gelecek Kaygısı

Buradan bakınca her şey daha basit. Ömrümün 7 senesini toplayıp geldiğim bu yabancı odada yıllarca bana ilham veren efemeramı inceliyorum. Kendime dair karanlıkta kalmış pek çok itkiyi keşfettim daha şimdiden. Buradan pek çok sanat eseri çıkar, evet. Ama benim varmak istediğim nokta burası değil: ne insanın inanılmaz hafıza düzlemi, ne biriktirerek ve ilişkilendirerek oluşturduğu muazzam düşgücü koleksiyonu, ne de çocukluk nostaljisi... 8 sene önce bir gazeteden kestiğim mimar ölümü de değil, gezdiğim her yerden topladığım etkinlik broşürleri hiç değil.

Demem o ki benim yolum nokta nokta çizilmiş zaten hem kendim hem kendime kurduğum evren tarafından. Yıllar sadece bu noktaları sıklaştırmış. Benim işim bu noktaları birleştirme oyununu sürdürmekten başka bir şey değil - ki pek severim elim kalem tuttuğundan beri.

İyi ki.
gelme, aşk.
zor.

Saturday, June 11, 2016

Kaldık mı baş başa?


Lisans hayatım bitti. Bir diploma vermediler henüz, sallantıda da olabilirim sınav sonuçlarım belli değil, ama insan hisseder ya öyle bir şey işte. Bir veda partisi veriyorum önümüzdeki çarşamba. Sonrası kalır. Sonrası sürer. Kalan her şey biraz sürer bende. Her şey değil de öyle işte. Amaan diyip geçilmeyecek bir hayatım oldu, şükür. Şükür, bensiz de dramatikti her şey. Şükür, şükür; gerçek özlemlerim oldu benim. Gerçek düşlerim. Gerçek acılarım ve gerçek kahkahalarım oldu.

Olacak.

Turuncu battaniyemi, maketlerimi, kalemlerimi, doyulmaz sohbetli balkonlarımı, kantin kaçamaklarımı, dekanlığın ora'yı, mimarlık çatısını, kedileri, tilkileri, sabah kuşlarını, dikine camlardan gözümüze giren gün ışıklarını, amfi'yi, prömiyer öncesi fırçaladığımız kadife koltukları, kütüphane önünde gelene geçene bakma durağını, beşeri'nin bodrum katını, düşmeli kalkmalı devrim şarkılarını, beni taşıyanları, benim taşıdıklarımı, eski ve yeni arkadaşları, aşkları, ama illa ki dostları, 512'yi, Dündar Elbruz'u, 3. sınıf'ın asma katını, hiç girmediğim ve çok girdiğim kuytuları, ilk defa ağaca çıkışımı, ilk defa öpülüşümü, ilk defa elimin tutuluşunu, gözleri kırık gözleri nemli erkekleri, erkeklerimi, elmacık kemikli ince belli tiz gülüşlü kadınları, kadınlarımı, tehlikeli olduğunu bilmezken hiç de tehlikeli olmamış Sakarya'yı, gündelik hayat parklarını, pazarlarını, iğde kokulu alle'yi, rektörlükteki yalnız pencereyi, Aşkabat Caddesindeki o evi, kırk ömürlük hatrı olan kahveleri, dünyanın en güzel sıcak şarabını, yalnız içilen geceleri, Migros önünde öğlen sosyalleşmecelerini, Her Zamanki Yer'i, otostop çekmeyi, "hocam şurdan"ı, yemekhane sıralarını, nefes nefese yetişmeleri, kaçırılan sınavları, unutulan teslimleri, her sene değişen arkadaş gruplarını, yarına kalan canım'ları, karşılayamadığım beklentileri, dokunduğum hayatları, 2. yurdun önünde bağıra bağıra şarkı söylemeleri, topluluk odası sabahlamalarını, ama dikiş odasını, gözlüksüz karşılaşmaları, köpek çetelerini, aldırmadan gecenin bir yarısı germeç yemeleri, 2+2 liranın çok daha büyük bir şeyler etmesini, ev'imi...

Bırakıp gidiyorum ve daha bir çok şeyi: yaz evini, radyo yayınlarını, ora'yı, perişan uyunması gereken geceleri, akşamüstü çaylarını, "evet odada at var"ları, bi' zaman aleme kafa tutan o inatçı kızı, "ben bilirim" bakışlarını, doğruları yanlışları, "ah"ları ve "oh"ları.

Ama biz birbirimizin çok gözyaşını sildik ya çatlak dengim, can özüm, praxis'im, en çok kırdığım, asetad'ım, barışamadığım yarım benim,,

özgürlüğün bedeli bu kadar ağır olmamalı diye bir tek sana döktüğüm gözyaşım acıtır.

Tuesday, May 31, 2016

Başarısızlığa övgü

Gecelere şarkı söyleyen kadınları yakın
Bir çiçeğin tomurcuklanmasına sevinen
İyi bir karı, iyi bir beyaz yakalı olamayanları
Takdir görmeyi ne kadar sevdiği hâlde
Canının istediğini yapanları
Tembel olmakla, kolaya kaçmakla itham edin onları
Yanlış sistemin doğru insanı olmadıkları için
Ahlâkî yargılarla sarmalayın
Anlamayın, hâlâ anlamayın
Kahkaha atmayı seçenleri
Dramatize edenleri
Hayatı kocaman ve kısacık bir sahne olarak gören
Kadınları yakın

Yoksa size de bulaşır.

Friday, May 6, 2016

Hıdrellez

Yeni bir bahar, yeni bir yaz
Yeşermiş ve meyve verecek ve sararacak ve düşecek 
Yeni umutlar yeni heyecanlar yeni meseleler 
"Ağır" meseleler 

Ama benim içimden sadece ağız dolusu küfretmek geliyor 

Skor tahtaları haklılık madalyaları ve anlamsız dizeler 
Yok canım şiir demiyoruz bunlara 
Zaten pek anlamlı değil artık yazmak 
A R T I K 
Manidar! 

Hızır Baba bana pembe şekerler getirme 
Yedim doydum ve kustum hepsini 
Düşler beyaz boyalı prensler aşklar getirme 
Yoruldum 
Çok mutlu ve çok mutsuz olacağım yarınlar getirme bana 
Bir adam tanıyıp kendime inanmayı öğrenemem ondan 
Bana büyük hayat dersleri getirme Hızır Baba 
Kahkahalar ve gökyaşları istemiyorum dalgalanacağım 
Gençlik ve yara kabukları getirme bana 
Yeter 

Hızır Baba, yaşlandım mı ben acaba? 
Heyecan ve uğruna çekilecek acıları meşru kılacak bir efori istemiyorum senden 
Beni yaşama ve ölüme yaklaştıracak en ufak bir şey 
Ben artık durmak istiyorum 
UNDER_STANDING 

İlham perileri dramlarla gelirmiş 
İstemem gönderme ilham perilerini bana 
Hep değil ama biraz bırak dinleneyim bir süre 
Kaybettiğim yollara alışığım kendimi bulayım 

Bana bir tanrıça olmayı öğret Hızır Baba 
Öğret ki sana inanayım

Wednesday, April 6, 2016

Patient Love

Bunun için
böyle olacağını gördüğüm kahve fallarına
rüyalara ve sezgilere inat

ne bekledim be! (amma çok bekledim)
ne bekledim be? (ne olmasını bekledim)

hoşça kal (şimdiye kadarki) en büyük aşkım
iyi ki doğdun
içim soğuyarak ısındığım anılarıma

Çünkü zamanda sabitlenmiş bir acı
üzmez insanı.

sana son hediyem: aldım ah'ımı.

Monday, March 14, 2016

Vasiyetimdir.

Merhaba.

Bu yazi dikkate alinmissa, can guvenligimin artik kalmadigi bu dunyada piyango bana da vurmus demektir. Soyleyecek sozlerim, gerceklesecek hayallerim, aksam caylarim ve sabah "gunaydin!"larim son bulmustur. Dunku patlamada orada olmamanin verdigi zahiri guven hissinin anlamsizligi kanitlanmistir. Acilarina agladigimiz insanlari anladigimizi zannetmek boyle bir sey.

Teror cagi cocugu bir Gen Y olarak ilkin sosyal medya hesaplarim kurcalanir. Adim bilinir tanimadigim insanlarin tanimadigim kasinti duyarlari tarafindan. Ortak olduklarini dusunurler yakinlarimin acisina. Ates dustugu yeri yakar.

Merhaba, ben ... 24 yasindayim. Insanlarin hayatlarina dokunurken kimseyi uzmek istememistim.

Pek bir mal varligim yok, kredi karti borclari filan. Reddi miras yapiniz. Gunluklerim filan didiklenecekse bunu bir yakinim yapmasin lutfen, ozel olarak ilgilenen stalker bir arastirmaci cikarsa buyursun. Eksisozluk, twitter, facebook, academia, tumblr ve blogspot uzerinde paylasimlarim mevcut. Hos, pek kiymetli seyler oldugunu sanmiyorum. Daginik bir kafayla daginik bir hayat yasadim, ugrasmayip her seyi yaksaniz daha mantikli olabilir. Tutkularim ve ozlemlerimi gelecek hayatlara birakiyorum.

Annem cok uzulecek, onu yalniz birakmayin n'olur. Anne seni cok seviyorum. Hicbi' zaman planladigim gibi bir insan olamadim. Beni affedin. Henuz duzelmek icin vaktim var sanmistim. Kardesim, ablam, babam... Bir arada olursaniz her aciya katlaniliyor, biliyorsunuz. Zaten bu hayati birbirimiz icin yasamiyor muyuz?

Kitaplarimi, ilgilenenlere dagitmak uzere kardesime birakiyorum. Projelerim filan var bilgisayarda ama tabii ne onemi olacak simdiden sonra. Kalan uc bes parca esyayi da ihtiyac sahiplerine ulastiriniz.

Kisa omrumu adadigim asklarima, dostlarima ve meraklarima sorumluluk duygusundan azade bir gulumseme gonderiyorum. Iyi ki vardiniz. Iyi ki vardik. Beni unutmayin.

Inananlarin dualarinda, inanmayanlarin kahkahalarla anlattigi anilarinda olmak dilegimle,,

14 Mart 2016.

Friday, February 12, 2016

Ergenlik

Haleti ruhiyesinin saglikli oldugunun hicbir vakit atesli bir savunucusu olmamisti. Sorun da buydu, tarafi olmadigi bir savasta yer almaya - bir bicimde - zorlaniyordu ve bu pek hos olmasa gerekti. Dogville sendromunu atlatmaya kalktiginda cevresini saran bu "alismislar" cetesine karsi silahsizdi. Ne yazik ki kendinde yaptigi degisiklikler arasinda ilk defa kendisi icin bir sey yapiyordu - coelho'nun sozune hurmetle - dolayisiyla cikar sahiplerinin tepkisini cekmek kacinilmazdi.

Bir gun gelip bir gun gecerken meselenin kendisiyle mutlu olmak oldugunu ogrenmisti. Insanlarin onun hakkinda iyi seyler dusunmesi, onu sevmesi, bos vakitlerini onunla degerlendirmek istemesi veya bir dertlerini onunla paylasmayi secmesi gunun sonunda riyakar bir tatmin duygusu uyandirsa da her gece yataga birlikte girdigi yine de kendisiydi. Kendi gonlunu hos tutmak mecburiyetindeydi.

Ah, oysa pembe kanatli humanist pollyannaciligi yine cigerini birakmiyordu. Salak kiz.

Friday, February 5, 2016

Tabii

"Yalnızlık böyle bir şey." dedi kendi kendine, cama tutuna tutuna inen ihtiyatlı bir yağmur damlasını izleyerek. Bir ay olmuştu. Tam bir ay mı olmuştu, birkaç gün geçmiş miydi, hafızası artık düşüncelerini doğrulamaktan çok uzaktı. "Yalnızlık" dedi, "kendiliğinden, hiç öyle feryatsız figânsız, 'Akşama ne pişirsem?' der gibi geliveriyor insanın dilinin ucuna." Kollarına dokunan bir esinti oldu, gerindi bir an, sonra soğumasın diye sarı Fransız marka cam fincandan bir yudum içti. Yıllar önce annesinin bu takımı aldığı günü hatırlıyordu öğrenci tipli bir ağabeyden. Öyleydi, öğrenci tipli ağabeylerden dergiler, kitap serileri, cam bardak takımları alınırdı müsvedde rengi kağıtlara sarılı. Bir miktar daha ince oluyordu tabii o kağıtlar. "Hayatta kırılmaz" demişti satıcı, bir su bardağını alıp pat diye de marley zeminine atıvermişti mağazanın. "Ah" dedi düşüncelerine bir noktalama işareti gibi, teklifsiz ve beklentisiz. Mağaza vardı tabii o zaman. Geçmiş güzel günleri hatırladığında çocukluğun pembe tozlarına bulanmış belli belirsiz iş kadınlığı oyunları gelirdi aklına, yaşıtları evcilik oynarken kendisinin işçilik oynamasını eski solcu ana-babasına bağlayacak analizci terapistlerden haberdar değildi tabii o vakitler. Sonraları da pek umursamadı doğrusu.

Bu noktaya nasıl gelmişti? Herkeslerin iftiharla söz ettiği, cin gibi gözlü utangaç bir çokbilmiş olmaktan çıkıp da hangi ara aşk acılarını dahi çekmekten imtina eden bir ara bulucu rolüne girivermişti? Hayatını yazsa yazsa öykü olurdu, o da klişe ve okunaksız, niçin yazmak yerine yaşamayı seçtiği yılların vicdan sızısını duyuyordu şimdi içinde? Pişman mıydı? "Yoo" dedi bu defa, içinden kurduğu uzun cümlelere sesli ve kısa yanıtlar vererek kendini ikna edeceğine inanarak. Pişman değildi. Hiç pişman olmamıştı. Ama bu kendi kararlarına duyduğu muhteşem saygıdan mı yoksa pişman olmaktan ölesiye korkarak attığı kararsız küçük adımlardan mı kaynaklanıyordu, bilemedi. Zaten ergenliğe girdiğinden beri genelde böyle sorulara "bilmiyorum" minvalinde yanıtlar verirdi. Gündekini bozmadı.

Bu erkeklerin problemi, kafa karışıklıklarımızı anlamaya çalışmaları, diye düşündü. Çünkü kafa karışıklığı anlaşılmazdı - yaşanır veya yaşanmaz, ama anlaşılmazdı. Beyhude bir çabaydı anlamaya çalışmak. Kucaklamak gerekirdi kafa karışıklıklarını. Parmak uçlarından, tırnaklarının bittiği yerden öpmek gerekirdi onları. Yoksa başladığı mı demeli? Amaaan! Neyse işte, ne diyordum, şefkat gösterip "geçecek" demek gerekirdi kafa karışıklıklarına, sımsıcak. Oturup anlamaya çalışmak da neydi, oldu olacak karşına alıp konuşulsundu onlarla. Kendi kendine, 24 senelik ömründe onu tanımış herkesin anımsayacağı imza kahkahalarından birini atıp saate baktı. "Geç olmuş" dedi.

Thursday, February 4, 2016

"içimdeki fırtına ele geçirdi beni"


İçimde yaşadığım yalnızlık tohumu filizlendi. Her şeye ve herkese karşı koymaya annemden başladım. Harika bir ergenlik geçiriyorum. Geç olsun güç olmasın.

İletişime inanmıyorum ama bir gecikmiş çağrı var.

Sunday, January 24, 2016

Referansları güçlü bir hipotezin başındayım.

Bunu öz değerlendirmemde dikkate alacağım. Şöyle ki:

  • Tespit etmek deneyimlemek değildir. 
  • Analiz etmek yaşamak değildir. 
  • Teori, pratik değildir. 

Thursday, January 21, 2016

(bkz. amlarına koyayım onların çok ayıp ediyorlar)

"Konuş konuş, seni dinliyorum ben"  

Salak mıyım ben? Tamam abi aldatıldın, tamam çok sevmiştin, oww dünyanın sonu tamam, artık kimseye güvenmicen... Yalanını sikiyim afedersin. Kendini sevsene memist karı!

Monday, January 18, 2016

"to own"

Hayatımın tam olarak hangi noktasında kendimi içinde bulunduğum ilişkiler üzerinden tanımlamaya başladım? Bilmiyorum. Kapitalizmin exchange value'süyle ilişik olabilir veyahut olmayabilir de. Sevgi ve ilgi ihtiyacı öyle kaçınılmaz olduysa, karşı konulmaz olduysa, Amazonların ortasında bir yerde yere yığılan bir ağaç olmaktan nasıl korkulduysa artık,, eksilmek hiç koymamış. Hayır, bir aşktan diğerine atlamayacağım. Evet, ben aşık bir kadınım ve bu diğer tanımlarımdan yalnızca biri. Ama bir de use value var ki o işte bütün surplus'ları getiren. Karanlık geceden sabahın ışığına sığınırım Kararsız kabuslardan sakin düşlere sığınırım Kalabalık topluluktan yalnız kendime sığınırım Yalnızca ben'im olan biricik Tanrı'ma sığınırım Amin.

Tuesday, January 12, 2016

sizi şair beni şiir, ya da.

Ben seni aldatan, sana ihanet eden adamım 
Ben buyum fazlası değil 
Geçti gitti işte 
Sevdin ve bitti

Monday, January 11, 2016

Her aşk hikayesi yazılmayı hak eder. #

Didem Abla yıllar önce kulağıma fısıldamış
Fısıldamış da duymamışım

Bayım, 
Bu gidişleriniz beni şair 
Sizi şiir yapacak.

Çok yazıyorum bu aralar
Görünmez yerlerine
Hoş, görünürlere yazdıklarımdan ne anladıydın

benişairsizişiir

Thursday, January 7, 2016

Her aşk hikayesi yazılmayı hak eder. #5

Belki bu sayfamı unutmuşsundur, umarım unutmuşsundur, çünkü yazmaya ihtiyacım var sana olmayan bir biçimde. Bu aralar benimle dalga geçiyorsun. Görüyorum ve artırmıyorum, çünkü beklentin bu yönde. Çünkü acıyı teşhir ederek yaşamaya hakkın olmadığı halde bunu yaptığın için benim bu özgürlüğümü kıymetsizleştiriyorsun. E.'nin dediği gibi, her adımını planladığın bu ilişki hiiiiiiç planlamadığın bir noktada bitti, Sefiller'i oynuyorsun. I don't buy it.




Çiçeklerim dökülür her mevsim
Sonra yeniden açar
Ümidimin boynu bükülür
Sonra deniz bin defa taşar, bin defa taşar 


;)

Tuesday, January 5, 2016

Her aşk hikayesi yazılmayı hak eder. #4






Kendimi meşgul ediyorum. Aynı anda radyo dinliyor, mesajlara cevap veriyor, dizi izliyor ve araştırma yapıyorum. Kimi kandırıyorum?

Ah, seni çok özlüyorum.



Her ask hikayesi yazilmayi hak eder. #3

Bugun cok komik bir sey oldu. Mete bana ucuz bir intikam yontemi onerdi, sana randevu verecektim de bilet aldiracaktim da bekletecektim de sonra gelmeyecektim. Guldum, hatta ciddi ciddi bu plani parlattim. Star wars'u sececektim cunku sen benim harry potter'imi mahvetmistin. Her izlediginde aklina gelecekti. Hem senle konusmaya devam ederek nereye varacaktim ki? Hangi noktada susacaktik? Bana yaptigin yeterli bir susma sebebi degil miydi? Gulerken gulerken durup "ama bu cocukca olur" dedim, "ben bunu yapacak bir insan degilim". "Sündürmek de cocukca, caada" dedi canim arkadasim. "Buyukler dunyasindaki hangi iliski boyle devam eder soyler misin? Isten ayrildiktan sonra patronunu ziyaret etmeye devam ettin mi? Dersini aldigin hocanin odasina kac kere ugradin sonra? Bir sey bittigi zaman biter, bunu kabul etmemek asil cocukluktur. Inattir."
Tam olarak bu kelimelerle olmasa da bunlari konustuk. Ve ucuz intikam yontemlerine burun kiviran ben - cunku bu bariz bir kotuluktu ve ben o kadar kotu bir insan degildim henuz - bir daha seninle konusmamaya karar verdim.

En azindan bir hafta!

Hamis: Hem zaten gercek askta zaman ve mekan yanilsama degil miydi? Gelecek olan zaten gelmez mi? Kalacak olan kalmaz mi dunden yarina? Olacak olan, olur. Olmayacagi da oldurmak icin inat sacma.

Saturday, January 2, 2016

Her aşk hikayesi yazılmayı hak eder. #2

Kar yağıyor. Çocukluğumun geçtiği mahalleye girişim hem öyle temiz hem öyle cesurca oldu ki benim histeri seviyeme göre bile fazla dramatikti. Senle konuşuyorum hâlâ. Beni rezil ettiğin insanlar bunu tahmin ediyorlardır, ama açıktan söylemedikçe tepki göstermiyorlar. Zor, zor bir süreçten geçiyorum. Boşluktan, hüzünden, öfkeden, kabullenişten geçti yolum. Aşk'ta kaldı.

Sen ne yapıyorsun ne yaşıyorsun bilmiyorum. Ne zaman anlattın ne zaman bildim ki?