Sunday, November 19, 2006

Samsun'dan Ankara'ya

- Ordunun silahları alınmış
ve alınmakta

Atım acından hasta, çalmışlar kılıcımı,
Üşürüm.
İçimde silah sesleri,
Sabaha kadar, tövbe tövbe,
Gecelerle dövüşürüm.

Kabzalarım vardı parıl parıl,
Altın elmas.
Getirmiştim ta Orta Asyadan,
Ta batı Avrupa hayran olmuştu,
Kalmış ağırlıklarınca avuçlarımda yas.

Hepsi bir başka biçimdeydi,
Ama kardeşti tüfekle yay.
Onlarla yaşamam hızlanırdı,
Duyulurdu suyun ekmeğin lezzeti daha hoş,
Daha kolay.

Çalmışlar kılıcımı,
Vaktim bir ateşle kızıllaşır önce.
Sonra tarihler tarihler döğer içimizdekileri,
O kadar hafif, o kadar yalın,
Kılınç olur düşünce.
Fazıl Hüsnü Dağlarca


Thursday, October 19, 2006

sevgi duvarı

sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat sevicileri
derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi

kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi
aramızda görevliler ekipler hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardın beni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi

                                                  Can YÜCEL

Saturday, August 12, 2006

ogr

night
now the world has gone to bed,
darkness won't engulf my head,
i can see   infra-red,
how i hate the night.
now i lay me down to sleep,
try to count electric sheep,
sweet dream w hes you can keep,
how i hate the night.

Thursday, July 20, 2006

?

"Yine ışıklar süzülüyor odamın derinliklerine, gecenin lordundan gelen parça parça. Her biri bir önündekini takip ediyor, arkasındaki onu kovalıyor. Bir bir ilerliyorlar odamın derinliklerine doğru.
Karanlığın saklandığı köşelere doğru.
Ay gökyüzünde asılı, ışıklar sönük, oda karanlık... Ve birkaç damla gözyaşı akıyor. Önce gökyüzünden... Sonra gözlerimden...
Yine ışıklar süzülüyor odamın derinliklerine, gecenin lordu uyuyor. Farkında olmadan gönderiyor ışığını. Her bir ışık önündekini takip ediyor. Her gözyaşı bir öncekinin ardından geliyor.
Işık odayı aydınlatmaya çabalıyor, gözyaşı ise aydınlıkta parlamayı istiyor...
Ay tepede asılı, ışıklar halen sönük, odam biraz daha karanlık, bulutlarla örtmüş üstünü gecenin lordu...
Işıklar süzülmeyi kesiyor gökyüzünden odama. Biraz soğuyor bu arada odam ve karanlık koyulaşıyor. Biraz da ağırlaşıyor, milyonlarca yılın getirdiği tecrübeyle.
Ay gökyüzünde saklanmış, yine de asılı... Işıklar sönük, oda daha da karanlık... Ve gözyaşları hızlanıyor... Gökyüzü sinirinden gürüldüyor, arada bir şimşekler görülüyor, Zeus özentisi...
Gözyaşları hızlanıyor, gökyüzü sinirinden gürülderken arada bir şimşeklerini gösterip, Zeus özentisi, hıçkırmaya başlıyorum, Gökyüzü özentisi"


Saturday, June 10, 2006

tiyatro - siyaset - hayat - duruş ..

"kendini sorgulamayan hareketler çürümeye sönmeye, mahkumdur. o yüzden hiçbir eyleme veya topluluğa katılmadım. çünkü sıkılıyordum. bu toplumsal düzenin en kötü yanı sıkıcı olması. her şey çok sıkıcı, çok tek düze. muhalifsen senin böyle olmaman gerekiyor. böyleysen fark etmesen de bu düzene dahilsin demektir. çünkü düzen dediğin şey karşıtlığını da içinde barındırır. ve aslında muhalifim diyen insanların çoğu da fark etmeden bu düzene hizmet ediyor. herkesi kastetmiyorum tabii. çok güzel şeyler var, ve çok güzel şeyler yapmaya çalışan çok güzel insanlar var. ama genel olarak büyük çoğunluk sabit fikirli. bu yüzden bizim muhalefetimiz ileri düzeye ulaşamıyor."
mehmet ali nuroğlu

Saturday, May 6, 2006

Tarih yazılırken biz neredeydik?


Bu sorunun cevabımerak eden Cem Mumcu, 53 yazar ve 8 sanatçının hepsine ayrı bir yılı anlattırdı. Bunları bir araya getirince de ortaya “Türkiye’nin Çıplak Tarihi” adlı kitap çıktı.

GÖKÇE ACAR

Cem Mumcu bir gün arkadaşıyla sohbet ederken aklına bir fikir gelir. “Her yılı başka kişiler anlatsa nasıl olurdu? Tarih nesnel ve resmidir. Peki ama olaylar bizden nasıl geçti? O önemli tarihi olaylar olurken biz aşık mıydık mesela? Amerika’nın verdiği kararlar bizde nasıl bir dönüşüme yol açtı?” diye düşünmeye başlarve yeni bir tarih yaratmak üzere bu projeyi gerçekleştirmeye karar verir.
Okuyan Us Yayınları’ndan çıkan “Türkiye’nin Çıplak Tarihi” işte tüm bu soruların cevabını veriyor. Mumcu’nun editörlüğünü yaptığı kitapta 1946’dan 2001’e kadar her yılı bir yazar anlatıyor; Sekiz fotoğrafçı ve ressam da eserleriyle eşlik ediyor.
53 kişilik yazar kadrosunda 1946’yı yazan Oktay Akbal’dan 2001’i anlatan Ece Temelkuran’a kadar Fazıl Hüsnü Dağlarca, Leyla Erbil, Doğan Hızlan, Ferit Edgü, Pınar Kür, Selim İleri, Buket Uzuner, Mario Levi, Can Kozanoğlu, Elif Şafak gibi birçok isim var. Mehmet Güleryüz, Ali Kabaş ise sanatçılardan bazıları.
Mumcu, yazacağı yıllarda 30’lu yaşlarında olan insanları seçmiş. Bunun sebebini de “O yaşlarda ne gençliğin verdiği deneyimsizlik olur, ne de çok yaşlı olmanın getirdiği kemikleşmiş kafalar” şeklinde açıklıyor.

Bu bilimsel bir çalışma değil”
İki yıl, dört ay önce “Kim hangi tarihi en iyi yazabilir?” şüncesinden yola çıkan Mumcu, düşünüp araştırarak belli bir yıldan en çok etkilenmiş isimleri bulmaya çalışmış. Bunlardan bazıteklifi hemen kabul etmiş ama ismini vermediği bazıları da reddetmiş.
Mumcu kimin hangi yılı yazacağına kendisi karar vermiş. “Keşke o yılı ben yazsaydım” diyenler olmuş ama kitabın editörü olarak özel seçimler yaptığını söylüyor ve ekliyor: “Bu edebi bir çalışma, bilimsel değil”. Kitapta aslında daha fazla sanatçıya yer vermeyi isteyen Mumcu bu durumu “birçoğu o yıllarda yazdıkları eski bir yazıyı vermek istedi. Yeniden yazmak istemeyince de olmadı” şeklinde açıklıyor.
Yayınlanmayan tek bir eser var. O da 1945’i anlatan yazarınki. Mumcu ismini söylemediği bu yazarın kitabı hatalı bulduğunu anlatan bir yazı yazdığını açıklıyor ve “Yazının da yayımlanmasını çok istedim, daha demokratik olacaktı ama o istemedi diyor.


NE KADAR SAVAŞ, O KADAR BARIŞ

İnsanı zorla bilinçlendiriyorlar kardeşim. Solcular arasında falan vardır ya, kitleleri bilinçlendirelim hikayesi. Bir musibet bin nasihatten iyidir oysa ki. Ve şu NATO zirvesi de en hakikisinden bir musibet, yani başımıza çörekleniveren bir felaket!
Yok o sokağa girilmez, bu caddeden geçilmez; yok metro işlemez, Boğaz’da motorlar gidip gelemez...
Hava atmak için gazino kapatan görgüsüz herifler gibi, NATO zirvesi için koca kenti kapattılar,iyi mi?
Hem insanların saadetinden ne istediler de nikah törenlerini iptal ettiler? Akademik takvimi öne aldıkları için finallere yeterince çalışamayan, mezuniyet tezini hakkıyla hazırlayamayanlara yazık değil mi?
Korna çalması yasaklanan (Yerli yersiz korna çalmak zaten yasak değil mi?) minibüs şoförleri bu tramvayı nasıl atlatacaklar? Yoksa şu zirve bir geçsin, kendi tramvalarını binle çarpıp yolcularına mı yansıtacaklar?
Habitat esnasında bölgedeki sokak hayvanlarını toplamışlardı tek tek. Bu kez koksu çıkmadı ama şoförlerin giyimine kuşamına, sakal traşına karışanlar; NATO Zirvesi için kapattıkları bölgedeki sokak hayvanlarını kendi hallerine mi bıraktılar? Yoksa...
Ve en mühimibu zirve yüzünden patlatılan bombalardan daha kaç kişi ölecek acaba?

Sınırsız, Sorumsuz Kooperatifler
Dün, Birleşmiş Milletler kuruluş anlaşmasının imzalanışının 59’uncu yıldönümüydü. Yarın da –yaşadığımız rahatsızlıklardan ötürü mecburen bildiğimiz gibi– İstanbul’da NATO Zirvesi başlıyor.
Ne abi bunlar? BM adı üstünde; milletler birleşmiş belli ki. Tabii birleşen halklar değil, yöneticiler; milletler değil, devletler ama olur o kadar. İyi de niye birleşmişler? Birleşmişler de ne halt etmişler? Peki NATO ne? Ne işe yarıyor? Kadir Çöpdemir’in TV programında yoldan gelene geçene sorduğu gibi, “Bir tür kooperatif mi?”
Evet efendim, bir tür kooperatif. NATO da BM de bir tür kooperatif. Ortak ihtiyaçları en elverişli koşullarda karşılamak için kurulmuş ortaklıklar. Ortak ihtiyaç da, inanıp inanmamakta serbestsiniz: Barış!
BM mesela, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından tüm ülkeler el ele tutuşsun, birbirini sevsin, dünyada bir daha savaş olmasın, lay lay lom diye kurulmuş.
Ama tabii memleketimizdeki kooperatiflerden de gayet iyi bildiğimiz gibi, bu tür ortaklıklarda herkes eşittir de birileri hep biraz daha eşittir ya. BM’de de öyle işte. Tüm ülkeler eşit ama BM’nin kurulduğu 1945 yılının beş büyük devleti; ABD, Sovyetler Birliği (şimdi Rusya), İngiltere, Fransa ve Çin biraz daha eşit.
E tabi 2004’te de tek süper güç Amerika, tüm ülkelerden daha eşit. Irak’a mı girecek? Giriyor. BM de, daha baştan eşitler arasında ayrım yapılarak kurulduğu için, ABD’ye itiraz falan edemiyor.
NATO’da da hikaye aynı, 26 üye ülkenin, bir de bu üyelerle işbirliği yapan ülkelerin başbakanlarının falan da katılacağı bir zirve, katılımcılardan birinin kızının mezuniyet töreni yüzünden ertelenir mi? Bu ne ciddiyetsizlik, değil mi? Eğer kızının mezuniyetine gidecek olan ABD Başkanı ise, değil! Üstelik zirveyi ertelettiğiyle kaldı, mezuniyete de gitmedi Bush. Ama kim ona bunun hesabını sorabilir ki?
***
Boş hikayeler bunlar. Adı var, kendi yok örgütler. Orada burada bir araya gelip, yiyip içip kaynaşıp sonunda Amerika’nın istediği kararları çıkartıyor, birkaç günlüğüne sosyalleştikleri için mutlu mesut evlerine dağılıyorlar. Amerika’nın savaşını “barış için” ya destekliyor, ya görmezden geliyorlar.
Akıl vermek gibi olmasın ama böyle alenen toplaşmasalar, bizi böyle rahatsız edip “bilinçlenmemize” sebep olmasalar... Onlar için daha iyi olmaz mı?
Ya da ne bileyim, bilinçlenelim bari.
Defol Bush!”
Abartasım geldi: “Şehre katil geliyor, katilleri kovalım...” (“Kara Basma İz Olur” melodisiyle piliiizz.)

Manik Depresif Köşe

(Cuma günü) 12.00’de kalkacak olan uçağım, akşam 22.00’ye alındı. 10 saat şaştı hesaplarım. Bu 10 saat bana 200 küsur milyon liraya mal oldu üstelik. Şimdi ben bu NATO’ya, matoya; hızımı alamayıp Birleşmiş Milletler’e falan sinirlenmekte haksız mıyım? Sinirliyim yani, çok sinirliyim. Depresyonu da aştım, agresyondayım.

62 Kelimelik Başlık Mı Olur?

Bugün kimin terörist olduğuna Amerika karar veriyor ve kendince teröristleri “temizlemek” için elini kolunu sallayarak Afganistan’a, Irak’a falan dalabiliyor.
Ama işte asıl teröristin Amerika olduğunu düşünenlerin sayısı da az değil. Hatta buyrun, NATO’ya “Kuzey Atlantik Terör Örgütü” diyenler de var.
Peki ama terörist? İşte orası biraz karışık. Zira birinin “terörist” dediğini beriki “özgürlük savaşçısı” ya da “ulusal kurtuluşçu” diye tanımlıyor.
BM, terörizmi ilk kez 1972 yılında gündemine almış ve tanımlamış. Nasıl mı? Boşverin! Ona yaranayım, ötekini de kızdırmayayım diye oradan girmiş, buradan çıkmış, ortaya karışık öyle bir terör tanımı yapmış ki, maddenin sadece başlığı 62 kelimeden oluşuyor. Herkes işine geldiği gibi anlasın diye. Sadece başlık...62 kelime!

Bush’un Dışkısı Amerika’ya Geri Gidecek
Size bir iyi, bir kötü haberim var. Önce kötü haber: Bush, Türkiye’de. Şimdi iyi haber: CIA, Bush’un idrarı ve dışkısı ajanların eline geçmesin, idrar tahlili ile bir rahatsızlığı belirlenemesin ve sağlığı ile ilgili spekülatif haberler yayılmasın diye seyyar tuvalet getiriyormuş. Bush’un dışkısı bile ABD’ye geri gidecekmiş. Yani Bush, en azından kelimenin gerçek anlamıyla, Türkiye’nin içine sıçamayacak!

Barış Mı? Peki, Biz Niye Savaşarak Girdik O Zaman?

Türkiye, BM’nin kurucu üyeleri arasında. Peki, nasıl oluyor bu? İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesine az kala Almanya ve Japonya’ya savaş ilan ederek kendini San Francisco’ya davet ettiriyor.
Nato’ya giriş hikayesi daha fena. NATO’nun kuruluş çalışmaları sırasında üye olmak için elinden geleni yapıyor. Olmuyor. Sonra “Kore’ye asker gönderirseniz, kabul ederiz” diyorlar. Gönderiliyor. Sonuç: Yüzlerce ölü ve kayıp. Ama ne gam! Türkiye, NATO’ya giriyor.
BM de NATO da barış için kurulmuştu oysa!
Tuba Akyol / İdrak Yolları


küçük şeyler...

küçük şeyler...

Bu dünyada küçük şeyler yoktur. Bakmasını bilen göz için her şeyin bir anlamı vardır. Her durumda işe yarayacak küçük bilgiler vardır. Uygun durumda uygun bilgiyi kullanırsan büyük sonuçlar çıkar ortaya. Küçük, büyüğün anasıdır. Azlık çokluğun özüdür.

Küçük ipuçlarını fark ettiğimizde, doğaya uyum sağlamamız, yarına kalmamız kolaylaşır.

KADINLARIN EMPATİK BECERİLERİ NEDEN GELİŞMİŞ?
  • Kadınların empatik becerilerinin erkeklerin empatik becerisinden daha yüksek olması, “kadın duyarlılığı” kavramıyla açıklanabilir. İyi de kadınlar niçin daha duyarlı? Niçin erkeklere oranla daha iyi empati kurabiliyorlar?
  • Kadınların erkeklere oranla daha iyi empati kurmalarının çeşitli nedenleri bulunabilir. Bir görüşe göre bu nedenlerden bir tanesi şu:
  • Bazı canlı gruplarında statüsü düşük olanlar saldırganlığa uğramamak için yüksek statülülerin, örneğin liderin davranışlarını sürekli gözlerler. Benzer şekilde insanlarda da nice toplumda aile ortamında erkeğin statüsü kadınınkinden üstün olmuştur. Kadın, erkeğin gözüne bakmak, onun sinirli olup olmadığını anlayıp kendini ona göre ayarlamak zorundadır. Aksi halde, sözel ya da fiziksel saldırıya uğrayabilir.
  • Erkeğin şu andaki davranışlarına bakıp az sonraki davranışlarını tahmin etmek zorunda olan kadın, giderek onun yüz ifadelerine, vücut diline daha duyarlı olmuştur. Bu durum da kadının empatik becerisinin gelişmesine yol açmıştır.
  • Erkeklerin çoğunda “ya karım kızarsa” korkusu bulunmadığı için böylesine bir duyarlılık gelişmemiş olabilir.

Eskimolardaki kar çeşitleri - (empati) – Çinliler birbirine benzer mi? – cam/çam, three/tree

Küçük farklılıkları yakalayamamak, ötekileri yanlış algılamamıza,
zaman zaman da mutsuz olmamıza yol açar.

Galiba herkes kendine ait her şeyin normal olduğunu, ötekilerde ise bir tuhaflık bulunduğunu düşünüyor.

Neyin küçük, neyin büyük olduğu veya küçük şeylerden hangisinin ne ölçüde önemli olduğu görecelidir.

Eğer bir olaya verdiğimiz değer, yarına kalma ihtimalimizi artıracaksa önemlidir, artırmayacaksa önemli değildir. Her şeyin göreceli olduğu bir dünyada kişinin kendini koruması esas olmalıdır.

Tehlikeler karşısında önlem almak gerektiğinde, bazen negatif düşünmek gerekebilir. Fakat negatif düşünmeyi bir alışkanlık haline getirmek, bizi tehlikelerden korumak yerine, tehlikeye atıyor.

Eski Yunan Felsefesi, “Arke (arkhé), ana şey nedir?” diye başlamıştı işe. Dünyayı oluşturan ana şey, kimine göre bir maddeydi, örneğin toprak, hava, ateş, su idi. Kimine göre arke, atomdu. Pythagoras Usta, arkenin sayı olduğunu söyledi. Ona göre uzayda sayıların dansı vardı; yerde, gökte, müzikte sayıların dansı vardı. Muhteşem bir iddia. Gerçekten, atomlarda, moleküllerde, galaksilerde, seslerin dalga boylarında, müzikte, sayısal düzenler, matematiksel tekrarlar var. Midye kabuğunda, fidanlarda sayısal düzenler var. Belki gerçekten de evrende sayılar dans ediyor; bazen sessiz, bazen müzikle...

Olaylar önemli değildir, onları algılama şeklimiz önemlidir.
Neyin önemli, neyin önemsiz olduğu, neyin kabalık, neyin kibarlık olduğu, üç boyutta değişir; kişiden kişiye, toplumdan topluma, zaman içinde.

Enstantane küçük bir andır;
ama o anı yakaladığınızda, o an ömür boyu karşınızdadır.

Yaşamınızdaki küçük şeylerde büyük tatlar bulmak sizin sorumluluğunuzdur.

Dünyada enstantane sıkıntısı yoktur; önemli olan sizin objektifinizin kaydetme gücüdür.

Pollyannacılık, yaşama devam edebilmek için, gerektiğinde sıkıntılarla
baş edebilme sanatıdır.

Yaşamın her zerresi kutsaldır, değerlendirilmelidir. Güzelliklerden güzellikler çıkar; ama sıkıntılardan da güzellikler çıkarmak mümkündür.
İnsan evrenin merkezindedir: Evrenin çapı, beyninizin çapına eşittir.

Çünkü siz, evreni fark edebilen, algılayabilen, yorumlamaya çalışan, evrenin çapını ölçebilen bir varlıksınız. Siz, evreni idrak edebilen, ufak ama muhteşem bir varlıksınız. Çapınız küçük, kapsamınız muhteşemdir.

Siz muhteşem bir evrende yaşayan ve onu beyninde taşıyabilen bir varlıksınız.

KARŞIDAKİ ADAM
Bir ırmağın bu yakasında bir adam varmış. Karşı yakasında da başka bir adam. Irmak geçilmesi zor bir ırmakmış. Bu yakadaki karşı yakadakine seslenmiş: “Hey, karşıya nasıl geçebilirim?” Karşı yakadaki adam hayretle cevap vermiş: “Ne lüzum var, sen zaten karşıdasın.”

Önemli olan, hata yapmamak değil, yapılan hatalardan ders almak
(geribildirim almak), tecrübe kazanmaktır.

Doğduğun zaman 1’sin, sapsade bir 1. Zamanla 1’in sağına sıfırlar eklersin; diplomaların olur, unvanların, rollerin, rozetlerin olur, evler, arabalar alırsın. Bunların herbiri bir sıfırdır ama 1’in sağına eklendikçe senin değerin artar.
10000000000...0
Bütün bu sıfırların ne zamana kadar değeri vardır? Sen hayatta olduğun sürece. Sen öldün, 1 gitti:
0000000000...0

1 (bir) küçük bir şeydir. Ama sıfırlarınızın başında bu küçük şey olmasa siz evreni fark edemezdiniz; o 1 olmasa siz şu an bu kitabı okuyor olmayacaktınız.

Her insan, sahip olduğu eşyaların, unvanların, rollerin dışında, yiyip içen, konuşup düşünen, seyredip dinleyen bir ben’e sahiptir.

İster bir varsayım deyin, ister bir dogma, tüm insanların onurları eşittir bu dünyada. İnsanların bilgileri, yetkileri, statüleri, güçleri farklı farklı olabilir; ancak onurları eşittir. Hiçbir insan, renginden, cinsiyetinden, inançlarından veya hatalı bir davranışından ötürü aşağılanmamalıdır.


Üstün Dökmen


Ay şafağı

Ay şafağı

FERHAT ÖZEN

Tüm güzel insanların güzel atlarına binip gittiği bir ülkede, birgün...

Bu toplumun insan toplumu olduğu konusunda kuşkularım var, güvenmiyorum, tam anlamıyla kötülük toplumu. Kötülük için toplanıyor ama iyilik için toplanmıyor. Bu yoplumdan, bu tarihten olmaktansa, doğal bir adam olmayı seçiyorum ben.’
Bu sözleri Ece Ayhan, Radikal’den Metin Sever’e söylüyor ölmeden bir süre ön-ce. Hemen arkasından da ekliyor: Gözüm arkada kalmaz, söyleyeceklerimi söyledim.
Metin Sever, Ece Ayhan’ın sözlerini aktardıktan sonra, Arthur Miller’in bir sözü-ne gönderme yaparak onun düzenle özgürlük arasında hiçbir zaman denge arayışında olmadığını söylüyor ve tüm güzel insanlar gibi o da “güzel atlara binip gitti” diyor.Gerçekten de Ece Ayhan gibi ne kadar çok güzel insan “güzel atlara binip” terk etti bu ülkeyi. Son 30 yılda, Denizlerle başlayarak... genç genç, en yaşanası yaşlarda...
Kim dayanabilir
Karanlığın bunca yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanların...(Shakespeare)
diyerek gittiler.
Denizler dayanamadı.
Son 30 yılda Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Doğan Öz, Onat Kutlar, Ümit Doğanay, Ümit Kaftancıoğlu, Cavit Orhan Tütengil, Turan Dursun, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Metin Göktepe, Kemal Türkler... Sayfalar yetmez yazmaya... “Karanlığın bunca yavaş, yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine” dayanamadılar. ‘Hain tuzaklarda’ vuruldular ve ‘güzel atlarına binip’ gittiler.
Ve Sivas’ta yakılanlar...
Metin Altıok, Asım Bezirci, Behçet Aysan ve 37 güzel insan dayanamadılar insanın insana kulluğuna. İktidarla uyuşamadılar, yollarını ayırdılar ve güzel atlarına binip gittiler. (Bu bir masal değil, keşke masal olsa, bu ülkede gerçekten de 37 güzel insan, şair, yazar, sanatçı 24 Ocak 1993’te, evet 1993’te; 1093’te değil, 1593’te de değil, 21.yüzyıla girerken, Sivas’ta kaldıkları Madımak Oteli’nde diri diri yakıldılar. Kim dayanabilr buna?
Ama unuttuk bile. Unutmaksa yakanla-rınkinden daha büyük bir suç değil mi?

Vazgeçtim bu dünyadan...
Değmez bu yangın yeri avuç açmaya değmez
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz
Değil mi ki ayaklar altına alınmış insan onuru
O kız oğlan kız erdem dağa kaldırılmış...
Vazgeçtim bu dünyadan...(Shakespeare)

diyerek belki de, o güzel insanlar, (katillerinin bile, tetikçilerinin bile özlediği o güzel insanlar) bizi de bu ülkeyi de bırakıp gittiler.
Ve Kazım Koyuncu...Çernobil kazasının ve 12 Eylül faciasının halkımıza içirdiği zehirli çaylarla aramızdan aldığı en güzel insan...
Ölümleriyle ölümü güzelleştiren insanlar...
Yaşamlarıyla yaşamı çirkinleştirenlere yeniliyor...
Ah hep kötüler ve çirkinler kazanıyor
Yenildik ey halkımççç Ah keşke yanılmış da olsaydık. Haklı çıkmasaydık...
Bu toplum, Ece Ayhan’ın dediği gibi elitlerine sahip çıkmadı, çıkamadı.

* * *

Tüm güzel insanların güzel atlarına binip gittiği bir ülkede bir gün, her nasılsa geride kalan tüm “fanilerim”, böyle bir şey olmamış gibi yaşamak “haysiyetlerine dokunur” olmuş. her nasılsa geride kalabilmiş tüm güzel insanlar bir gün, bir şey yapmalı, bir şey yapmalı, önce kendimizi yenilemeli, “ben” demeyi bırakmalı, kendimizi eleştirmeyi öğrenmeli, ortak aklı yaratmalı; halkın kendisini kendisinin kurtarmasına izin vermeli, anlatılamayan, örgütlü güce dönüştürülemeyen en doğru düşünce neye yarar diye düşünmeye başlamışlar.

Bu masalı gerçek yapmak için ve bu masalın sonrasını güzel getirmek için nefes alan fanilerin borçları ve ödevleri var.
Bunlar bizim, Ece Ayhan’ın dediği gibi, insan toplumu olmamızın gerekleri öncelikle.
İnsan toplumu olmamızın gerekleri...
İnsan toplumuysak eğer...



SAHİDEN BÜTÜN ERKEKLER ALDATIYOR MU?

Ne olursa olsun, kabul etmeliyim ki malum dizinin yaratıcısı hakikaten iyi iş çıkarmıştı! Ben bunu biraz abartılı bulsam da bir insana ait olabilecek en kötü özellikleri tek bir karakterde toplamayı başarmıştı. (Bir adam hem yoz, hem terbiyesiz, hem cahil, hem tembel, hem sevimsiz, hem suratsız, hem aksi, hem kaba, hem de başarısız olamaz!) Ama o vakitler beni en çok şaşırtan şey burada herkesin, o canavarla özdeşleşmek kendilerine hakaret değilmiş, aksine bu onları rahatlatıp eğlendiriyormuş gibi karakteri kendilerine kahraman seçmiş olmasıydı!
Ben de oyuncuyu oynadığı karakterle özdeşleştirmiştim ve gizliden gizliye rolünü bu kadar iyi oynamasının sebebinin kendisinin de aslında öyle olması olduğuna inanıyordum, dolayısıyla ondan nefret ediyordum. Tıpkı o bilmiş anaokulu ifadesiyle adamı aptal bir çocukmuş gibi devamlı azarlayan karısından ettiğim gibi. (Haydi lütfen, rol hiç gerçekçi değil! Ekonomik olarak bağımsız, genç, güzel, akıllı, eğitimli ve terbiyeli bir kadın böyle bir adamla yaşıyor, devamlı kızgın suratıyla kendini pijamalarının içine sokup en ufak bir çekicilikten yoksun duruyor... Hayıııırrrr!)
Yani televizyonda o trajikomik ikiliye bakmıyordum çünkü her seferinde beni sinirlendiriyorlardı.
Geçen hafta Milano dönüşünde bir Türk gazetesi aldım ve manşetinde meşhur taşfırın erkeğinin “5 yıldızlı bir otelde rezil ihanetlerde bulunanlardan” olduğu haberiyle karşılaştım!
Gazeteci arkadaşların bir süreliğine ne kadar eğleneceklerini düşündükçe gülmek geliyordu içimden!
O fazlasıyla sıcak akşamımızı serinletecek bir şeyler hazırlamak üzere mutfakta bir kavunu temizlerken A. ile tartışıyorduk bu konuyu.
Onu terk etmesi lazım” dedim taşfırın erkeğinin aldatılan karısından bahsederek. “İhanet, ne sebeple olursa olsun değersizleştirir, acıtır ve insanın kendine ve sevdiğine güvenini ve saygısını eksiltir, dolayısıyla affedilemez!”
Haklısın ama bütün erkekler aldatıyor Donatella” dedi A. yüzüme bakmadan, ne zamandır her şeyi fazlasıyla kabullenmişlerin inatçı sakinliğiyle. “Erkekler aldatır ve buna hakları olduğuna da sabit bir inançları vardır, bununla övünürler hatta! Hepsi aldatır... Ne yapabilirsin ki! Haydi Donatella, dünyanın sonu değil ya!” diye ekledi sonra inadına sıkkın bir sesle.
Aniden dönüp gözlerini yakalamaya çalıştım ama o hazırladığım malzemelere konsantre olmuşa benziyordu. İçimden taşan sözcük nehrini zorlukla geriye ittim, onu aldatmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan kocasının ne kadar iğrenç olduğunu ona hatırlatmaya değmezdi, biliyordum!
Bizi aldatanları affetmemeye başlayabiliriz A., ne dersin?” İşte, kendimi tutmayı becerememiştim, sonra biraz suçlulukla baktım ona.
Şimdi başı önünde, hiçbir şey söylemeden gülümsüyordu, benim tepkimle eğleniyor gibiydi neredeyse... Allahım bu pasifliği çileden çıkarıyordu beni!
Peki Marko seni aldatsa sen ne yapardın?” diye sordu birden gözlerimin içine bakarak. Biraz hainleşmişti sanki.
Onu terk ederim tabii” dedim hiç çekinmeden, içimde çocuksu bir tekme atma arzusuyla...
Sana itiraf etmesini ister miydin?”
Beni aldatmamasını tercih ederdim.”
Ama olsaydı, bilmek ister miydin?”
Beni aldatmamasını tercih ederim” diye tekrarladım hırsla.
Ama yapsaydı bilmek ister miydin?”
Hayır, bilmemeyi tercih ederdim” diye bağırdım, sussun artık diye yüzümü yüzüne yaklaştırarak.
Nedeen?” diye sordu benimkini örtmek için sesini daha da yükselterek.
Çünkü o zaman onu terk etmek zorunda kalırdım, anlamıyor musun aptal?” diye ciğerlerimdeki tüm nefesle haykırırken, nedenini bilmediğim bir keder kapladı içimi.
Haydi Donatella, kızma.” Artık sevecenlikle bakıyordu bana. “O aldatmayacak seni... Endişelenme... Haydi, bozmayalım keyfimizi... Şu tuhaf kavun çorbasını nasıl hazırladığını göster bana. Bu akşam bana ne biçim bir şey yedireceksin kim bilir!”
Donatella Piatti / Lezzetli Fısıltlar


Tuesday, April 4, 2006

L'art prosaïque

Croire,
Faire croire,
Voir,
Voire...
Faire voir,
Ou bien laisser être vu
Tout ce qui est dans notre coeur,
Et le cerveau, son pauvre pâle reflet dans le miroir...
De ne faire que ce que l’on s’approprie,
Ou auquel on croit,
Ne nous rend qu’un mur ou un toit.
Ce n’est pas parce que je les dédaigne ;
         Mais, eux... exécutants d’un ersatz de devoir.
Au contraire la diffusion
         des émotions,
Est l’existence de l’arc-en-ciel
Avant qu’il soit sur le point de pleuvoir :
Sept couleurs, dans un seul, l’unique
Ni décidé, ni prévu mais complètement prosaïque.
Il existe.
Il ne fait que de l’existence.
L’existence, c’est de l’Art.
Lumière courante,
Coulant dans nos mains ou parfois
         Sur nos lèvres s’ouvrant et se fermant ;
Chaque fois,
Avec chaque claquement,
         de la langue rose mouillée,
Sur le palais,
Chantant à haute voix.
L’Art est, pur Art,
Qui n’est pas, évidemment, indigne,
Ni sublime.
C’est de l’Art, ce n’est que de l’Art, pur Art,
Etant loin de savoir, ni croire ou défendre;
Sans masque, sans rôle, justement naturel,
C’est un rire, un cri, une courbe, un pli,
Tantôt soleil, tantôt pluie...
Cela ne le regarde pas
         Le pouvoir ;
L'Art, ce n'est que d'être.