KELEBEK
FELSEFESİNE GİRİŞ
Bu ağır bir
başlık olabilir, ama şu kelebek onu hafifletir: Soru-cevap oynayan
herkes felsefe yapabilir. İlla ağır gözlüklerin üstünden bize
bakan bir akademisyen, eski Yunan’da çıplak çıplak sohbet eden
bir vatandaş ya da ‘hepsini okudum biliyorum, sorun!’ diyen
kedili kütüphaneli bir entelektüel olmamız gerekmez. Cümlelerinin
sonundaki noktaları kurşun kalemle koyan herkese filozof denir.
Filozof silebilir,
yenisini sorabilir, geçici bir cevapta mola verebilir. İşte bu
yüzden Nil’e seslenişim odur ki, nerede nokta nokta olmuş yani
kızamık olmuş bir akıl var, orada fazla durulmasın. Bulaşır,
katılaştırır, şekil verir. Hayat bu biçimsizliğiyle güzeldir.
Bu sadeliğiyle anlamlı, bu karmaşasıyla uyumludur. Düşünce
dediğin uçar, konar. Aklına gelen fikrin kaynağı senin aklın
değildir ki hiçbir zaman.
***
Her sabah yılların
tiyatrocuları gibi perdeyi açar, güneş ışığını yüzümüze
yer ve kendi Machbeth’imizi oynarız. Yazın müzikali, yağmurlu
bir günde bohemi, kışın sefilleri oynayabiliriz. Ya da tam tersi.
Bazen ‘kafama
takıldı’ dediğimiz düşünceleri lavabo açacağıyla açıp
düşünce akışını sağlamak gerekir. Peki nedir o lavabo
açacağı, hangi markette vardır?
Cevap veriyorum:
belli olmaz; duyulan, okunan bakılan herhangi bir şey olabilir,
özgür düşünce marketinde bulunur.
Cevapları olan
biriyle soruları olan biri pek anlaşamaz. Etrafımdaki
insan seyrekliğini hatta kelliğini –ki saç ektirme meselesinden
haz etmem- kendime böyle açıklıyorum.
Ben soru işaretinin
ucundaki süs noktasından başka nokta bilmem, sevmem. Ya
biliyorsam? Ya seviyorsam? Yaa kendine bir köşe bulmuş oradan bize
nanik yapıyor demeyin.
Bu sayıklamaların
hepsi geçenlerde duyduğum o cümleden. O dünyanın en güzel film
isminden:
The eternal sunshine of a spotless mind (lekesiz bir aklın sonsuz
ışığı). Duydum
şiir gibi geldi. Peki lekesiz akıl ne demek? Nil’e anlatmaya
çalıştığım, kırmızı kırmızı noktalarla hastalık kapmamış
akıl işte bu. Bence o noktalar emin olduğumuz, kapısına ‘daha
fazla sorgulanmasın’ tabelasını astığımız cümlelerimizin
sonundaki tükenmez kalemle atılmış ‘tükenmez’ noktalar.
Hayatta gördüğüm
en sarhoş, en neşeli, en küçülmüş de büyümüş insanlar
muallak sarhoşuydu.bu insanlar kafalarındaki seyrek noktaları
kolayca silebilir, düşüncelerindeki tıkalı lavaboları bir lavaç
edinip açabilirler. ‘Öyle şey olmaz’ı bilmezler. Akla gelen
her şeyin olabileceğini bilirler.
Nil kızımıza hep
söylüyorum, her gün kafandaki noktaları bul ve aç şu delikleri
diye. Geçenlerde kendisine zorla Açıkradyo’da ‘noise’(gürültü)
denilen müziği dinlettim... Tutturmuş o müzik değil diye.
Kafasındaki noktalı cümle şu:
Müzik melodiktir.
Şu soruyu sorunca lavaç işe yaradı, sonrasında o noise’un
remixini bile dinledi: Ya müzik ses ise? Evet biraz acılıydı ama
yapması lazımdı. Nitekim kendisi tıkalı olmayan havadar bir aklı
olmasını arzu ediyor.
İşte size Nil’e
uyguladığım yeşilden uzak akıl detox’undan örnekler: Felsefe
ağır meseledir günlük hayata indirgenemez diyenlere, ayda bir
Alain de Botton kitabı. ‘Tebeşirle çizilmiş dekordan güzel
film olmaz’ spotuna (lekesine) yakalanmışlara bir Dogville kürü.
‘Sehpa, üzerine bir şey konan küçük masadan başka da bir şey
değildir’cilere Hüseyin Çağlayan’ın mobilyalardan kıyafet
yaptığı defilesi.
***
Bu da Nil’den size
akıl detox’u şiiri:
Kekle eski kaşar
yenir mi deme
Ye kekle eski
kaşar!
Noktalarını yok
et
Soru işaretini
başar
Bunlar bazı açar
mı açar
Bazı aşar mı
aşar...
Hadi Nil, gel bana
bazı bazı.
Nil Karaibrahimgil
07.06.2004
BAAAAA...
BAAAAA!
Hala hayatımda bu
nida. Bu da nidanın hikayesi.
Saçları uzun,
bıyıklı, sırtında gitarı Ankara’da ‘o
kız’la
tanışacağı ev yemeğine giden biri, ona o gece Orhan
Gencebay’dan
‘Batsın
Bu Dünya’yı
çalarak ‘işte
bu adam’ dedirtti.
Kızın adı Berrin’di.
Aşkları büyük, evleri küçük bu iki hemencecik evlendi. Aradan
1,5 yıl geçti. Berrin
kucağındaki
bebeğe‘işte
bu baban’ dedi.
O bebek daha bir
yaşına girmeden bir heceyi tekrarlamayı başararak ilk kez ‘baba’
dedi.
Küçük kızın babasının gitarıyla ve annesinin mamasıyla
büyürken, küçük turuncu küvette çekilmiş bir resmi var.
Küçük kız tam
portmantoya çıkıp aynada balon
patlatmayı
başarmıştı ki babası askere gitti. Bir gün izin alıp çat kapı
gelen kafası kazılı yabancıyıysa tanımakta güçlük çekti.
Artık heceleri dizmede uzman olmuştu. ‘Bu
benim babam değil’ dedi
bilerek. Eve gelen misafirlere aynı dönem şu konuşmayı yaptı:
Siz burada rahat rahat oturuyorsanız, babam bu ülkeyi koruduğu
için. O sırada Ordu Evi’de kafası kazılı yalnız baba çaldığı
gitarıyla bir beste yaptı:
***
Kızım kızım
güzel kızım/ ilk göz ağrım, yürek sızım/ senden uzak
çaresizim/ bu da benim alın yazım... İleride
askerliği bitince, bir yemekte kızı şöyle devam edeckti:
Babam babam güzel babam/ Ben de sensiz yaşayamam/ Bu dünyanın
yükünü sen olmadan taşıyamam...
Günler günleri
kovaladı. Üstüne titrenen bu kız çocuğuna bir de erkek eklendi.
O da aynı insana aynı yaşlarda ‘baba’
dedi
ve 4’e tamamlandılar. Kardeşinin bebek arabasını tutup ona
çığlık attıran küçük kız, çığlığı basan bebek,
vitrinlere bakıp ‘kızım
bırak arabayı’ diyen
bir anne ve annenin yanında peşisıra yürüyen bir baba, binlerce
kez Tunus Caddesi Kuğulu Park arası gidip gelmekten sıkılmış
olacaklar, bir sabah trene atlayıp İstanbul’a taşındılar. Kız
trende hep ağladı. İlkokul arkadaşlarının olmadığı bir yerde
asla oyun oynayamaz, Murat’sız
yapamaz, Ceylan’dan
başkasıyla anlaşamazdı. Erkek bebek halinden memnun rayların
ritmiyle sallanıyor. Kız meğersem denize aşıkmış, ama öyle
deniz değil, dalgalı olan. Babası, belki söylemeyi unuttum, artık
‘yürüyen adam’.
Beraber bir gün Bebek’te yürürken bir kapı gördüler. Yürüyen
adam dedi ki:
Kızım bak, çok çalış, bu üniversiteye gir. Burası boğaziçi,
Türkiyenin en iyi üniversitesi.
İstanbul’da boş
durmak yoktu. Onlar dört kişilik bir Tunus-Kuğulu Park grubu
daldılar işe güce. Erkek biraz büyüyüp anaokuluna başladı,
kurada 1. çıkıp Işık
Anaokulu’na
turuncu sınıfa. İyi başlangıç. Kız, amaaan o yaşta çok
sıkıcılar geçelim, ortaokul. Anne, anne enteresan, Berrin’i
hortlatıp içinden kardeşiyle moda şirketi kurdu. Gecelerce kesti,
biçti, boyadı, dikti, yapıştırdı. Yürüyen adam yürüyüp
duruyordu. Deniz havası, İstanbul karmaşası, balık-Boğaz-hokkabaz
onu sanki sırtından itiyordu. Ama o yine de İstanbul hakkında
nostaljik bir şarkı yaptı:
Koşturmaca keşmekeş/ deli olursun deli/ İyi ki sen bugünleri
görmedin Orhan Veli... İstanbul’da
yeniden aşık oldu. Başka bir kadına, İstanbul’a. Ankara’dayken
3500W’lık kolonlardan bahseden şarkısı Müzikomani’yle
ünlü olmuş, gazetelerden ailecek gülmüş, şarkıları ödüller
almış, sokakta tanınmıştı. İstanbul’da yaptığı albümün
adı başkaydı:
Biz Sizi Ararız.
***
Kız baktı, çok
çalıştı, peki hangi üniversiteye girdi? Bunun cevabını
vapurdan inip, bir binaya girip ‘Tebrikler
kızınız Boğaziçi’ni kazanmış’ ı
duyan yürüyen adam bilir. Sorsanız hemen aklı fikri müzik olan
kızının, e naapsaydı böyle bir babayla, 2000 mezunu olduğunu
söyleyiverir. Onun sayesindedir, küçük yaştan beri kitaplarla,
hedeflerle, sedeflerle büyüttüğü çocukları şekerdir,
eriyiverir. Ama çocuk bu, odada durduğu gibi durmaz. Bir bakarsın
özgür kız olup yürüyüş yoluna pano pano diziliverir. Sana yan
gözle ‘ben
özgürüm’ deyiverir.
Dili şarkılarda pabuç gibi olur, yürür gider. Pilav yapmadığı
gibi, sevgilisi giderse, Allah korusun, yan komşuları katlederim
diye danseder televizyonlarda. Ama anne yan komşuya kahvede mahçup
güler, baba olur bir menajer, kardeşin odasından bütün gün
yükselir ritimler.
Suavi’yle
Berrin
naapsın, hep iki heceler: baa-baa, aan-nee, seev-gii.
Nil Karaibrahimgil
21.06.2004
BAŞKALARI
İÇİN YAŞAMAYA SON VERMEK
Çocukluğumuzdan
beri başkaları denen insan topluluğuna kendimizi beğendirmeye
çalışıyoruz. Sanki bir aristokrat salonunda bir mikrofon, bir
piyano. Niye öyle yaptın anlat bakalım mikrofonu. Hadi göster
marifetlerini bakalım piyanosu. Salon sandalye dolu. En önde aile
büyükleri, arkalarda sabit yüzler, arada bir değişen yüzler.
Bizi izler. Ve tabii ki beklediğimiz şey basit: Alkışlanmak
istiyoruz. Bir resim yapıyoruz, yetmiyor. Güzel olduğunu
duymayacaksak kimseden, niye yaptık? Hem kendi kendine yaptığına
güzel diyene: Ukala denir, kendini beğenmiş denir, kibirli denir.
Alkış konusunda da avucunu yalar. İçimizdeki koşucuyu seviyoruz
ama boynumuza madalyayı takan spor hocasının hastasıyız. O
konserve alkış efekti için var ya, yapmayacağımız şey yok.
Peki bu başkalarının elleriyle ‘hadi bas’ diyerek bizi
tepelere çıkarttığı merdiven ne kadar sağlam? Hayır sağlamsa
mesele yok ama ne de olsa etten kemikten. Yorulmaz mı? Çürümez
mi? Küt diye elini çekmez mi? Aşağıya bakmadan kendi biricik
uçurumumuzu yaparak yükseldiğimiz yer, elmanın olduğu yer mi
gerçekten? Ya elma yoksa orada? Ya ortalıkta ağaç bile yoksa?
Allah korusun böyle bir durumda yağmur yağsa, şimşek çaksa
yıldırım bizim kafamıza düşer.
Rica ederim isim
yapmayın, isimler insanlardan daha hızlı koşuyor.
Örnekse
örnek:Bilmemkim bilmemneyi çok güzel başarmış(Bu kulislerde bol
bol konuşulur)
Az sonra: O
bilmemkim vardı ya, o bilmemneyi de çok iyi başarmış. (Kulise
meyva.)
Sonraları:Ya duydun
mu bilmemkim şu bilmemneyi ne biçim yapmış,bu sefer becerememiş,
tanıdığın başka bilmemkim var mı? (Kulisten apar topar dışarı!)
İnsan bazı
cümlelerin kölesi olur. Artık ondan sonra o geminin bodrumunda
küreği çek babam çek. E peki, bu gemi nereye gidiyor? (bkz.
Ağacın orası...)
Rica ederim
kendinizle ilgili geniş cümleler kurmayın, cümleler insanlardan
daha hızlı gidiyor.
Örnek mi?
Peki: ben çok
bilmemneyimdir dersen ve bir gün içinden bilmemne yapmak gelmezse
ne diyeceksin? Başka bir cümle kurmak istedin olamaz mı? Önünde
koşan o cümleye çelme takmaya çalışacaksın. O zaman adın
mızıkçıya çıkar, vallahi bir daha kimse seninle oynamaz.
Çok rica ederim
o kasıntı salondaki sahneye çıkmayın, zira sahnesi yükselip
alçalan bir eğlence programının maymunu olursunuz. Şöyle
bir şey, ben o salondaki sahnedeyim (bkz. İsimler, cümleler,
elma). Alkış sesleriyle yükselip alçalıyorum. En tepeye
çıktığımda kafamı tavana çarpmadan az evvel, Clark Kent
Superman’e dönüşecek! Rüya müya değil, hayatın ta kendisi!
Hani öldükten sonra değeri anlaşılanlar var ya, onlar kafayı
çarptıktan sonra Superman’e dönüşenler. Seyirci buna bayılır.
Zararsız, acınacak halde bir Superman! Neyse, bu inip çıkan sahne
tabii ki insanı bir süre sonra tutuyor. İnip çıkmaktan miden bir
fena oluyor. bir saniye ineyim dersin, indirmeeezleeer. Ay, biraz
durun dersin, durmaaazlaaar. İn çık, in çık, in çık, in çık,
in çık, in çık, in çık... derin nefes al, nefes ver, al ver, al
ver, al ver, al yavaşça ver... yoga yapmaya başlıyorsun,
psikoloğun koltuğuna oturuyorsun ya da başka bir Uzakdoğu bir
şeyi. Neden çocuk gibi hoplaya zıplaya gezinemiyorum, kimse
bakmazken bir oyun kurup bozamıyorum diyorsun. Çünkü bakın ne
kadar yükseğe zıpladım yaptın, çünkü bakın oyun kurdum nasıl
olmuş dedin! Bakın benden size söylemesi bir arkadaşım var,
tanımazsınız, sırf annesi komşularına mühendislik okuyan
oğlunun müzisyen olduğunu söylemekten utanır diye, çocuğun
hayatı elmanın olmadığı yere gidiyordu. Ama o annesine şu
cevabı verebilmişti: O
komşunun hayatında toplasan 15 dakika adım şu ya da bu şekilde
geçsin diye, yıllarımı istemediğim bir şeyi yaparak harcayamam!
Yani
hem annesinin sandalyesini, hem komşularına ayrılmış ikinci
sırayı boşalttırmış. Aslanım benim! 15 dk’lık yükselmenin
ardından gelecek ve yıllarca sürecek olan alçalmayı görmüş!
Onlara kantine gidin, çay sigara için ya da hadi başkasının
show’una diyebilmiş.
Ben bunlardan
bahsederken benim salondaki pencereler fırtınadan açıldı.
İçeridekiler üşüyüp, huzursuzca kıpırdanmaya başladılar.
Ben mikrofondan anons yaptım: Sakin olun, sözüm meclisten
dışarıdır. Ayrıca üşüyenler için salonumuzda şal vardır.
Dağıtmaya başlıyoruz.
ŞAKŞAKŞAKŞAKŞAKŞAK!!!
Nil Karaibrahimgil
19.07.2004
İNSANLARI
KORKULARI YÖNETİR
Bu cümleyi ilk
duyduğumda sizin ilk düşündüğünüzü düşündüm: O kadarcık
mı!
Hemen ardından da
sizin ikinci olarak düşündüğünüzü: Beni değil!
Sonra zaman zaman,
diyelim ki mecbur kaldığımda, beni neyin yönettiğini bulmak için
sudan çıkmış balık gibi çırpınırken ben, kafamdaki müziğe
kulak kabarttım. Duyduğum ses kemanlardı, gergin telleriyle hın
hın çalan, evet evet duyduğum kesinlikle Jaws’ın
yaklaşma müziğiydi.
Ah Spielberg;
evrensel bilinçaltımızdaki ‘suyun derinleri tehlikeli,
gitmeyin!’ emrini maketten bir köpekbalığıyla nasıl da kumanda
etmişti. Hala bir derinden atlarken ben, hop diye ağzına düşer
gibi oluyorum Jaws’ın.
Peki sabahın ilk
ışıklarıyla rüyalarımızda bile çalmaya devam eden bu müzik,
niye yerini bildik bir ninniye bırakmaz?
Peki niye sımsıkı
sarılmış yüzeriz o şişme Jaws’ımıza,
hem de küçücük sığ bir havuzda? Bence belli başlı korkular
şunlardır: Sevdiklerini kaybetme korkusu, sevilmeme korkusu,
başarısızlık korkusu, küçük düşme korkusu, yalnızlık
korkusu.
Üff, resmen bir
korkusu!
Bunlar vampirden de
beter, sarmısakla filan gitmez ve kalpleri yok ki kazık sokasın?!
Kafamızdaki o kemanların üstüne arada bir giren o koroya ne
demeli? Sözleri hep aynı olan o sıkıcı şarkı:
Aman yapma
sevilmezsin
Aman yapma bak
kaybedersin
Dur söyleme içinde
dursun
Elbet zamanla
unutursun
Küt küt küt küt
küt küt...
İşin acı tarafı
bu korkuların çoğunun yersiz olması. Bu yersiz korkuların her
yerimizi kaplaması. Bu şarkı bitince çalan Mazhar
Alanson şarkısı
ne güzel halbuki:
Başarısız
olduysan oldun
Yıkma kendini zaten
yorgunsun...
Bakın şu anda
yaptığım tamamen ‘okurum sana söylüyorum Nil sen anla’
durumu. Korka korka horon teper gibi durmayı sevmiyorum. Kendimce
bir yöntem buldum, isteyen benimle uygulasın.
En çok korktuğum
şeyleri yazıp, sürekli yanımda bulunduracağım. Ha, bir karar mı
vermem gerekti, ha yine içimdeki evetler hayır gibi, hayırlar da
evet gibi mi davranmaya başladı; açıp hemen o Jaws kağıdımı
okumaya başlayacağım.
Gereken korku
maddesini bulunca, ya hakikaten korkunçmuş diyip ona göre
davranacağım (korkuların yönettiği bir insan olduğunu reddeden
mi var!), ya da bunda korkacak ne var diyip Jaws’ımın burnuna bir
tekme!
Aristo mu demişti:
Üzerinde düşünülmeyen bir hayat, yaşanmaya değmez.
Değmez bence de.
Korkmaktan korkmuyorum, illa korkacaksam gerçekten korkunç bir
şeyden korkayım bari. Gece sandalyenin üzerindeki kazağı, oturan
cadı gölgesi sanmanın alemi yok. Aaaa, bakın ne çalıyor:
...Gel gidelim
güneylere
yenilenip dinlenmeye
deliyim ben aslında
senin gibisini
sevmekle, deli...
Nil Karaibrahimgil
02.08.2004
HAYATA
AŞIK OLACAK CESARETİN VAR MI?
Kabul et. İlk ne
olup bittiğini anladığın an gözlerine inanamadın. Dünyanın
yuvarlak olduğuna, geceleri ay ışığına, kutuplarda birikmiş
karlara, denizlerden kıyılara vuran dalgalara. Yağmur ve
gökkuşağına. Her geceden sonra etrafın yeniden aydınlanmasına.
Şimdi geyik dediğin, edebiyat dediğin şeylere.
İnanamadın
birbirine benzemeyen milyonlarca tür hayvan, bitki ve insanın bir
arada yerçekimiyle dağılmadan durmasına. Yerçekiminin kendisine
de inanamadın. Rüzgarın bazen tam da yüzüne doğru esmesine.
Saçından o sırada güzel bir koku gelmesine. Böyle şeylere.
Dinlediğin bazı
şarkılar, okuduğun bazı kitaplar, gördüğün bazı filmler ve
rastladığın bazı insanlar sana fazla geldi. İtiraf et ne
yapacağını, ne söyleyeceğini bilemedin öyle anlarda.
Bazen öylesine
köşeden bir döndün ve bir an bir şey gördün, için ısındı.
Bir ritm duydun tekrarlayıp duran, kanın kaynadı. Bir geveze insan
çıktı karşına, ona da kanın kaynadı. Biri elini tuttu, biri
elini bıraktı dengen bozulmadı. Bayıldın bazen bu duruma.
Diyelim ki, bütün
gün acı çektin, bir şeyi kaybederim diye ödün patladı, uyudun
hatta uyandın ağlayarak. Bilmedin mi içten içe geçecek bu
sahneler. Zamanla, zamanla tanıştın. Ve itiraf et ki, alıştın
tik tak ayak seslerine. Ve bir rutin uydurdun kendine, içinde huzur
bulduğun.
Peki şuna ne
diyeceksin? Küçükken hemen büyümek istedin, büyürken gitgide
küçülmek istedin. Çünkü ayarını kaçırdın hayatla olan
ilişkinin, cicim aylarını özledin. Balayını özledin. Parktaki
salıncağı kontrollü bir abartıyla iten babanın ellerini
özledin.
Kahkahalar atmak da,
katıla katıla ağlamak da karnında ağrı yapar, gözlerinde yaş.
İkisi olmadan da yaşamaya yaşamak denmez diyorsun. Hayatın suyunu
çıkarmak gerek, suyuna ekmek banmak gerek, kuru kuru yenmez
biliyorsun. Denileni yapıp başının okşanması kadar seviyorsun,
denileni yapmayıp baş kaldırmayı. Aynı anda güzel bir tat,
güzel bir insan, güzel bir yer, güzel bir müzik, güzel bir koku
bir arada olursa başın dönüyor ve bozmaya çalışıyorsun o anı.
Aklına kötü bir şey getiriyorsun taa nerelerden ellerini tutup
da. Bilmiyor musun sanki böyle yaptığını.
Bir kilerin var.
Bahanelerin ve sıkıntıların katlı durduğu. Oraya her gün bir
kadın gelir ütüye. O kadın sensin. İşte söylüyorum. Bütün
şikayetler hayata aşık olmamak için. Ben demiyorum ki, hayat
kusursuz. Ama hiç bu kadar yakışan bir kusur gördün mü sen? Bak
gün yarılandı. Allah bilir neler kaçırıyorsun, kim bilir gün
bittiğinde neleri yapamamış, görememiş, söyleyememiş
olacaksın. Neleri başlatmadan bir günü daha atlatacaksın. Oh be!
Ucuz atlatmış olacaksın.
Bunları boşverip
ninnini söyleyeceksin:
“Aman bunun
nesine aşık olunur,
her günü binbir
sıkıntı doludur
Bugün geçti
bile yarını bilemezsin
gerçek değil ki
hiçbiri, görmemezlikten gelesin.”
Yaşamamazlıktan
geleceksin hatta yaşamayacaksın. Niye biliyor musun çünkü bir
çocuk gibi bir gün bunlar bitecek diye, kendini kilere kilitledin
de ondan.
Bu sabah inemedim
işte ben kilere.
Sigortam atmış,
ütü çalışmaz, kadını gönderdim...
Ne giysem, ne
giysem?!?
Nil Karaibrahimgil
25.10.2004