Thursday, July 9, 2009

"yeşil tokalı"

Samirin, 14 Eylül 1997
08:27
Ansali Lisesi, okulun ilk günü…

On yedisinde insanların her zaman yaptığı gibi sanki yıllardır büyük bir suskunlukla cezalandırıldıktan sonra artık konuşmakta özgür bırakılmış acılı kölelermişçesine, susmak bilmeden, ölesiye çene çalıyordu çocuklar. Evet, çocuktular. Ne kafalarındaki o kurnaz fikirler ne de düşlerindeki ıslak terbiyesizlikler bu gerçeği değiştirebilirdi. O kadar çocuktular ki kendilerini kimi vakit masum veletler kimi vakit de artık büyümüş koca adamalar ve kadınlar olarak görüyorlardı. O kadar çocuktular ki birbirleri hakkında düşündüklerini açık açık(!) söylüyorlardı. Gruplara ayrılıyor; sigara içiyor; makyaj yapıyor; jöleye bulanıyorlardı. Çocuktular ya… Susmayı sevmiyorlardı.

Susmayı seven Brebolin ise belki de bu yüzden yaşıtlarınca pek sevilmiyor, belki de işte bu yüzden hep olgun ve terbiyeli olarak dillerden diller dolanıyor, büyükler dünyasına aday küçük bir us-küpü olarak nam salıyordu. Brebolin bu korkunç sabahlardan nefret ederdi. Bu ışık dolu, beyazın göz kamaştırdığı ve konuşmanın bu denli çirkin bir gürültü olduğunun çırılçıplak gözlenebildiği sabahlardan. Okulun ilk günüden nefret ederdi. Son gününden de herkes gibi büyük zevk alırdı. Belki de diğer çocuklarla benzer tek yönü buydu onun. Okula karşı soğukluğu… Ama işte burada, bu ütü kokan beyaz gömlekler arasında, gürültücü kalabalığın bir parçası olmuş ve öfkeyle karışık sabah mahmurluğunu giyinmişti yine.
Keşke diyordu içinden, şimdi şöyle bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağsa, ıslansak ilklerimize değin. Islanmayı geçsek, hemen içeri koşsak, bu ızdıraptan kurtulsak. Ama olmazdı, sonbaharın en ılık vakitleriydi, güneş canlıyım diye bağırıyordu sanki kulakları yırtarcasına. Şirin görünmeye çalışan yandan örgülü kızlar; okulun saf minikleri; bir yanda duran kirli sakallı, azar işitmekten yalama olmuş, okulun bitli magandaları… Ellerinde kitapları olanlar; ellerinde hiçbir şey olmayanlar… Sırtında çantasıyla bekleyen yeni öğrenciler; kaygılı ve korkak veliler; okulun eski mezunları; her gördüğü öğretmenle selamlaşan gıcık öğrenciler; hayatın anlamını çözmüşe benzeyen umarsız, saçı başı dağınık varlıklar… Sadece susmak… Bitmeyen bu azaba katlanmanın en iyi yolu…

Bu korkunç günün altında bir yandan da sinirden hızla sakız çiğneyen bizim kaçık ölümlü Brebolin, tam o an karşıda sessizce durup onu izleyen birini gördü. Elleri arkasında, yeşil tokası saçlarını sanki boğuyormuş gibi şekillendirmiş bir kız… Yüzünde de merak denen o tehlikeli duygunun en açık görünen şekli… Tam da sırasıydı işte arkaya bakmanın. Ne zamandır bunu istiyordu Brebolin ; ama arkasındakiler kendisinin onlara baktığını sanmasın diye bir türlü bakamıyordu. Şimdi bu meraklı kız acaba ona mı bakıyordu yoksa arkasında duran başka birine mi?
Dönüp baktı.

Neyse ki arkasında kimse yoktu, demek ki dakikalardır kimse onu izlemiyordu. Yeniden önüne döndüğünde fark etti ki onu izleyen aslında o kızdı. İçine saran o garip duygu, izlenme duygusu, hep o yeşil tokalının suçuydu. Tam harekete geçip ne olduğunu, acaba onun birine mi benzettiğini soracaktı ki kız arkasını dönmüştü.
Yine de yapabilirdi bunu. Zor olamazdı. Yine tam ilerleyecekti ki o kaçık bodur kadın avaz avaz çığırmaya başladı:
-“Hadi yavrum, sıraya! Sıraya geçin de bitirelim şu işi. Bak hala konuşuyor, bütün yaz hiç mi görüşmediniz evladım?”
Sonra duruyor ve tekrar başlıyordu, bu sefer azarlamaya:
- “Halit! Halit! Arkandakine seslen yavrum.” Herkes arkadaki olmamak için koşuşuyor. “Evet sen! Sen!! Bak hala bakınıyor, ne o saçlar öyle? Törenden sonra odama geliyorsun!” Sonra bir iki kızı daha azarlıyor, biraz daha bağırıyor ve evinde kocasına çektiremediği her şeyi bu yüce günde tüm bu çocuklara rahatça çektiriyordu.

Ne de kolaydı kaçmak! Ne de kolaydı şimdi gitmek! Ama bir o kadar da zordu aslında bunlar. Bu sinir bozucu günde her şeyin üstüne bir de derslere yeniden başlamak… Kim bilir kimler gelmişti sınıfa yeni? Kim bilir matematik kaç saat olmuştu? Kim bilir bedeni kaçıncı saate almışlardı? Tüm bunları düşünürken bir yandan da marşı okuyup ardından yavaş yavaş içeri girmeye başladılar. Lise 2 olmanın en sevimsiz yanı artık bir şeyleri seçmiş olmak ve onları değiştirmeyeceğin gerçeğini kabul etmekti. Bu kendi hayatını kabullenmekten daha da zordu. Ama adım attıkça yeni seçeneğine ve yeni sınıfına doğru hızla ilerliyordu. Ve tam arkasında da o yeşil tokalı meraklı kız. Ayakkabısındaki mavi bağcıklardan tanımıştı onu. Hiç arkasına dönmeden yan gözle onu da takip ederek sınıfa ilerledi.






































Güneş Ormanının Kızıllığı
Yitik, masalımsı kış günü havası var odamda. kuşlar uyuyor, dans eden bebekler öylece bakıyor. kuşlar benim mi; yoksa masalın getirdikleri mi? bebekler benim biliyorum; ama "bakakalmış" olanlar değil. Belki de masalımı oynamaya başlıyorum. şimdi. bu sonsuz anda. sonsuz anlarla, tek zamanda...
Yakın arkadaşımın hediye ettiği bile kaçıyor uzaklara; ama gidemiyor, nerede o süslemeli koşu, her zamanki gibi kandırmaca mı bu? bu sefer sadece yerinde koşuyorsun. yanımda kalıyorsun. teşekkür ediyorum; selamlıyorsun...
turuncu elbiseli kız burada da yanımda, yeşil tokalı da... söyleyecekleri çok şey var hayata, hep birlikte... turuncu, yeşil, kırmızının buluştuğu her yerde mor ve sarı da varmış. ve mavi. ve pembe. ve eflatun. ve beyaz...
"hayır" mı dedi bir ses şimdi? ne demek o? gerçekten bilmiyorum. Uykuya dalarken bazı şeyleri unutuyorum ya da anlayamıyorum."hayır" ne demek bilmiyorum. kötü bir şeymiş gibi geliyor sadece. tekrarlamaya başladım her şeyi. böyle kaçamam, bunu biliyorum... kaçmak istemiyorum. hayatta rolüm olsun istiyorum; ama birkaç kişi engelliyor beni. örseliyor içimdeki çocuğu. yine de ayakta kalıyorum. kim ne derse desin HAYIR demiyorum ki diyemiyorum...
uykuda birçok rüya görüyorum. rüya gibi değil aslında. gerçek gibi. her biri bir başka hikaye, her biri tek bir yaşam, tek bir kitap, tek bir şarkı gibi bütün... hepsi bir bütün.
uyanıyor muyum? ışık geliyor gözüme, turuncu bir ışık. açıyorum gözümün tekini, çarşafım yeşil gibi geliyor. diğerini açınca kesinleşiyor. yemyeşil. mis gibi. iki kız koşuyor yanıma. günaydın öpücükleri vermeye başlıyorlar. gözleri ışıl ışıl. her renk var. bana kırmızı bir elbise ve kırmızı oje getirmişler. ve kırmızı tokalar... "hadi" diyorlar. bugün bizim tanıştığımız gün. 10.senesi... ne de dolu yaşadık o günleri.. yanıma koşarlarken kapıdan onları gördüğüm an, ilk güne götürdü beni. okulda. sınıfta. sırada. biliyorduk. biz her gün büyüyoruz. daha bi bütün mü oluyoruz, yeniden mi başlıyoruz hayata? iki şık için de gülümsüyoruz birlikte...
(8 mayıs 2002/15:38)

No comments:

Post a Comment