Wednesday, October 26, 2016

ANLADIM!


Hayat, bebeğim, anladım!

Beni neye hazırladığını, nasıl bir tekerrür içinde olduğumu, ne yapmam gerektiğini, bunu nasıl yapacağımı, şimdiye kadar attığım adımların hangi kısmından sorumlu olup hangi kısmından vazgeçmem gerektiğini, hayatımın kırılma noktalarının büyük başlıklarla yazılmama sebebini, senle nasıl baş edeceğimi, anladım!

Aylardır bununla uğraşıyorum, gerçekten, pek çok yerden enerji almayı denedim, örnek almayı veya toparlanmayı, ne yapmamı istediğini figure out edemediğim için avare avare dolandım ortalarda biraz, biliyorum, yani evet boş durmadım ama istediğim performans da bu değildi çünkü nereye doğru yol aldığını bilmeyince insan hızını artırmaktan imtina ediyor, ama şimdi ANLADIM.

Bana yeni bir fırsat verdiğini, yolumu açtığını, sahnenin benim olduğunu, şansımın döndüğünü, benimle olduğunu, düşersem yine kaldıracağını, düşmeyeceğimi, her şeyin öncekinden daha harika olacağını ve beni izlediğini biliyordum. Unutmuşum sadece.

Hayat, seni seviyorum!

Tuesday, October 25, 2016

Yaşasın Modern Sabahlar!


Bu "sabah uyanıp da kafama takılanı yazıya dökme" olayını sevdim galiba, biraz böyle devam edeceğim kimse için sakıncası yoksa. Hayır saahiden pek mühim şeylerden söz etmediğimin farkındayım, ama yeterince klişe bir noktadan tutarsak zaten ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir değil mi hayatım? Tabii pek çok dış etkiye açık günümüz dünyasında odaklanma problemleri yaşıyorum fakat bu sabahki çıkış noktamız da bu olsun:

Ne vakit dünya ile romantik cinsel olmayan bir bağ kurmaya kalksam münzevileşiyorum. Neden? Çünkü öteki türlüsünü bilmiyorum. Çünkü yuvamı çiçekliyorum sen geleceksin diye. Çünkü fiziksel hayatta var olman gerekmiyor hayaline tutunmam için. Çünkü başka diğer hiçbir şey tutunmaya değer gelmiyor, aşk'tan başka. Yoğun bir orgazmın hemen sonrası gelen üşüme gibi, birlikte düşünülmek istenmeyen ama bir yarımın iki parçası olan güzel ve kirli şeyler gibi, aşkın en tabanında yattığım anlaşılmasın diye kaçıp kaybolduğum patikalar gibi. Gibi, işte.

Seni çok özledim, keşke bilsen.

Monday, October 24, 2016

Macera Tüneli

Fon müziğimiz atarlı güzel Adele'den, garip biçimde benim hayatımın fon müziğini yapmış yahu 19, 21, 25 yaşlar falan haha, şarkı sözlerini "cheat her better" olarak anlayan da tek ben değilmişim neyse ki


Tünaydınlar olsun

Sebeb-i ziyaretim, uygulamaların orasında burasında çıkan reklamlardan bu aralar sıklaşmış olan bir tür: seçimli-yönergeli oyunlar, türkçesini bilemiyorum fakat a.k.a "decision-making game apps". Tıpkı küçükken gazetelerin şebnem bebeklere alternatif olarak eşantiyon* verdiği sonu değişken kitaplar gibi - ki ufak bir araştırma sonucu kendilerinin ecnebice "choose your own adventure" türkçe ise "macera tüneli" isimleriyle pazarlandığını öğrenmiş bulunuyorum - bir tür kaderle oynamacılık oyunu, az biraz fiziğe ilgisi olanlar için bir nevi paralel evrenler ve saire.
eşantiyon 
isim Fransızca échantillon
isim Bir malın niteliğini belirtmek, özelliklerini göstermek amacıyla parasız verilen veya gönderilen mal
"Avrupa firmalarından gelen yeni ilaç eşantiyonlarının tariflerini dikkatle okur, not ederdim." - R. N. Güntekin
eşantiyon
eşantiyon
Kararsızlık problemi çektiğim bolca rastlanır geniş zamanlarımdan birinde olduğumdan ötürü bu reklamlar özellikle dikkatimi cezbetti, üstelik algıda seçicilik midir nedir sanki bu aralar biraz da çeşitlenip arttılar. Yok, henüz indirip kurup oynamış değilim, sadece her gördüğümde ayıla bayıla okuduğum o kitaplar geliyor aklıma. Derken bu sabah yine saçmasapan bir nedensellik bağı kurdum, durur muyum hemen sizlerle paylaşayım dedim:

Şimdi efen'im, ülkemiz nezdinde bu kitapları okuyan 90 gençliğinin yüzde kaçıdır bilemiyorum, ancak okuyanlar birkaç kategoride incelenebilir muhakkak. Kimseyi töhmet altında bırakmadan kendim üzerinden bir yorumda bulunacak olursam, ben şahsen hiçbir zaman çizgisel olarak ilerleyip de alternatifleri sonradan değerlendirmiş değilim bu tür kitaplarda. Her karar anında bütün kararların sonuçlarına bakıp ona göre yoluna devam eden biraz meraklı çokça garantici bir pisliktim o yaşlarda.

Dev tespitim işte bu noktada geliyor: O zamandan bu zamana pek de bir şey değişmedi. Ben (ve benim gibi kurnazlar, muhtemelen) herhangi bir itkiyi takip ederek kararlarını yaşamak yerine her daim "what if" clause'ları değerlendirerek sıkıcı değil fakat öngörülebilir bir pathway izlemek meyilindeyim. Öngöremediğim noktada bedeline katlanacağım bir karar vermek benim için mukabil değil. Böyle yapabildiğim ender anlarda da "ehehe nasolsa dönüp yeniden karar verebilirim" rahatlığı olan durumlar söz konusu.

Saahiden yıllardır bunun ayırdına varmadığım için üzerinde de çalışmadım doğal olarak, hep karar vermelerimin niçin bu denli güç olduğunu merak edip semptomu tedavi etmeye eğilmiştim. Gerçek burnumuzun dibindeymiş ey garantici maceracılar! Nasıl çözeriz bilmiyorum ama vira bism..

Sunday, October 23, 2016

Sevgi inandırıcı değildir.


Eheh evet nasıl oldu bilmiyorum ama "lost on you" beni bu noktaya getirdi. Fonumuz hazırsa - ki uyarıyorum, nakaratı korkunç derecede yapışkan - yeni BÜYÜK projemden söz etmeden evvel, kazanmaya çabaladığım ufak bir alışkanlığı tanıtayım: Elimi attığım her yerden çıkan zamansız not defterlerim bir işe yarasın diye sohbete Greenwich tayin etmece. Buyrun buradan yakalım:
Sevgi inandırıcı değildir. Düşüncelerin bulduğu, düşüncelerin biçimlendirdiği bir durumdur. Düşünüldüğü oranda büyür, derinleşir, büyütülür, derinleştirilir. Ne denli düşünülürse, o denli büyür. O denli dayanılmaz boyutlara ulaşır, ulaştırılır. Gerçekleştirilemez. Soyutlaşır. Ve hiçbir zaman bitmez. Yaşam gibi. Ölüm gibi. 
Tezer Özlü
[Bambu Kültür Evi]

Tezerciğim Ablacığım ne yazsa yaşamalı bir kadın, tırnak uçlarından öpülesi. Ve fakat özellikle bu pasajda ne demesini istemişiz onun, beyaz yapay deri kaplı bir küçük ajandanın 1 Ocak sayfasına yazarken? Kişisel olarak olaylı bir seneye girdiğimin bilincinde miymişim, bu ajandayı aldığım sıra 2015'in hangi ayındaymışız, neler yaşamış ve daha neler yaşayacakmışız hiçbir fikrim yok. Tek hatırladığım bu vurucu girişli paragrafı sindirmenin aylarımı aldığı ve bildiğim bir şey var ise içselleştirmek de bunun birkaç katını isteyecek.

Bir duygulanıma düşünce ürünü olarak bakmak, metafizik tartışmalarının dışında ve ötesinde, onu bir sonuç olmaya indirgemek midir? Mevzubahis "sevgi" ise bu önermeye katılamayacağım. Hislerin bir metafizik, bir inanç meselesi olarak ele alındığı bu çirkin çağda gerçekleştirilemeyenin güzelliğine vakıf olmanın sorusunu soralım: İnandırıcı olanın bir mekan-zaman evreninde (bilinir olması gerek değil ama mümkün) saptanabilir olduğu kabulü üzerinden, bu sonlu-geometrinin inandırıcı olmayan ancak tahayyül edilebilen ve sürekli-değişen bir sonsuz-geometri soyutundan daha kayda değer olduğunu iddia edebilir miyiz? 

Daha açık bir yaklaşımla, sevginin inandırıcı olmadığı savının aslında değersel anlamda olumsuz olmadığı fikri sence de yeterince güçlü değil midir? Çünkü bu alıntının ilk cümlesinin uyandırdığı, sevgiye dair kötücül şeyler söylenecekmiş hissinin geçmesi (takip eden sağlam cümlelere rağmen) birkaç okuma gerektiriyor. Neden? Neden inandırıcı olmalı? Büyük inanç sistemleri çok mu inandırıcı, öyleyse köküne kibrit suyu! Elini yüreğinin üzerine koy ve kabul et: Hayır, inandırıcı olana tapmayız. Hayret ve dehşet ve inkar ve yücelik ve hayranlık ve ve ve ve-



Sevgi, inandırıcı değildir. İyi ki, değildir. 

Thursday, October 20, 2016

Hazırsak başlayalım

peş peşe izlediğim 80'ler dans filmlerinin etkisinde fon müziği seçimim, loop'a almayı unutmayın biraz uzun bir yazı olacağa benzer, "never gonna dance again":


Hehe, evet tamam ortamı kurduğumuza göre rahat modumuzda biraz muhabbet edebiliriz. Yok yok ne mühim bir şeyden söz edeceğim, ne de anlamlı referanslar eşliğinde "bambaşkaymışsın" dedirtecek yorumlarda bulunacağım. Hiçbir şey yapmadığını düşünmenin tek bir olumlu yanı olmadığını biliyor muydun? Yani hani aslında bir şeyler yapıyorsun, ama tatminsizliğin özüne yönelik olduğu için bu dönemde asla yeterince şey yapmadığını düşünüyorsun, mutlu da değilsin ama mutsuz da sayılmazsın, ihtiyacın olmadığı için pek fazla enerjiye de sahip değilsin, kısaca bok gibi bir şey. "Pardon biraz ağzım bozuldu" falan diyorum la, BEN diyorum bunu, ağzı bozuk aşk mektupları mahdumu merhume tasaramadim.

Kendimi ne zaman affedicem? Hadi biraz genelleme yapayım da insanlara okumaya değer bir şey vermiş olayım (yani... çok kişi olmadığınızı biliyorum ama istatistikler gülümsetiyor bazen) - Here comes the fancy title:

İnsan kendini ne zaman affeder?

Hayır çünkü affetmedikçe kendine yakıştıramadığın şeyleri yapmaya devam etme yönünde bir meyil oluyor ister istemez. Yani mesela 15 kilo verdim ama 3 haftadır sallantıda, sigarayı bıraktım ama pek de güvenmiyorum kendime açıkçası, sınavlara giriyorum ama kafamı toplayamıyorum ki çalışıp yüksek puanlar alayım, bak bir yere başvuracaktım tarihini kaçırmışım, ne bileyim galiba staj yaptığım yerlerle görüşüp part time işe başlicam sırf sabahları uyanmak için yarım günlük bir iş - düşün yani o kadar çaresiz durumdayım - ha bunları neden arkadaşlarınla konuşmuyorsun da kendi kendine saçmalıyorsun dersen yapamıyorum çünkü ARKADAŞLARIM HAYATLARINA DEVAM EDİYOR.

oh be. rahatladım. yaşasın gen y. bir de sır vereyim:

Bazen potansiyelim var ama depresyonda mıyım, yoksa geri zekalı mıyım emin olamıyorum.