Monday, December 26, 2011

seni hâlâ seviyorum!

gece değil bizi hatalarımızla yüzleştiren. peki ne? non, je ne regrette rien ama bazı şeyler farklı olabilirdi, biz izin verseydik. bizi seven adamlar çok mu yanlıştı? seni şimdi seviyorum sevgilim, eskisi gibi değilim. sen de eskisi gibi değilsin. ben, şimdiki aklımla, eski sen'i seviyorum. bu gece yarısında, ankara'da, kar soğuğunda. neyse. geç, geç, geç oldu artık.. ama uykuyu hak et!

brazzaville - casa batillo

Friday, December 16, 2011

kadınların bazen çirkinleşme hakkı olmalı

hayır regl döneminden bahsetmiyorum. sürekli iyi cici kız olmak zorunluluğundan bahsediyorum. biz de kalp kırabiliriz, biz de çektiğimiz acıları birilerinden çıkarabiliriz, biz de "kötü kadın" olabiliriz yani. pek bi feminist kokuyor bu yazı ama ne yapalım artık. sürekli izleniyor gibi davranmak ve rol yapmak sonra o role inanmak yanlış değilse ne? kafayı yediğimiz kadar yedirebiliriz de. yedirmeliyiz de. bahsettiğim husus, budur.

Tuesday, December 13, 2011

hayatı mükemmel yapan kusurları, belki de..

ne kadınlar gördüm adamlarının kapısında yatan, ama o kapıyı çalmayan. bi de dönem dönem ben gibi olanlar var: adamların kapısını çalıp çalıp kaçan. istesek de merak edemediğimiz adamlar var etrafımızda, inatla kendimizde bi merak uyandırmaya çalışıyoruz. her şeye değermiş gibi. uğruna her şeyi yapabileceğimiz beyaz atlı prensler gerçekte varmış gibi. kendimizi öyle mühim yaratıklar sanıyoruz ki bizi hak eden adamlar da mükemmel olmak zorunda. hem "hak etmek" de ne demek? kimi kandırıyorsunuz, sinyorita? kendinizden birinci tekil şahıs olarak bahsetmeye bile utanıp kimsenin okumayacağı yazılarınızı çoğul bir dille yazıyorsunuz. korkaksınız!

Friday, December 9, 2011

bazen, dedim.

öyle her başın sıkıştığında dersten kaçma, efendime söyliyim alışveriş yapma, bloga bişiyler yazma filan yaparsan hayatı kim yaşıcak? yanlış mı düşünüyorum?

Monday, December 5, 2011

acılar yalnız yaşanır.

vurucu bir cümleyle giriş yapmak değildi niyetim, ama öyle oldu, ne yapalım.. paylaşmak yersiz belki, ama insan kendi acılarını dahi yaşayamıyor zaten. ortağı olduğum her acının biriktiği bir yürekle kendimle baş etmem güç. yazmak rahatlatırdı eskiden, o da bir işe yaramıyor artık. "neyin var?"lar anlamsız. bir şeyim yok. kimsenin acısını artırmaya hakkım olmadığına inanırken birilerini kendi acılarıma ortak etmenin yolu da yok. insanlarla birlikteyken iyi - olmadığın, olamadığın bir karakter seç yeter; beceriksiz oyunculuğuna inanmaya hazır kitleler önünde çok da zor olmasa gerek. ama yalnız kalınca, kendin kendinin bile seyircisi değilken, neden gülümsemeli? dıştan alacalı gözüken pollyanna - güzin ablalık bazı zamanlarda kandırmıyor kendini. "kafamın içi cam kırıklarıyla dolu, doktor!" kendini inandırmadıktan sonra oyun oynamanın amacını sorgulamaya başlarsın. peki bu anomali neyden kaynaklanıyor, tedavisi var mı? insan kendi kendinden nasıl kurtulur?

içimde kötü bir his var, kötü şeyler olacak. asılsız kehanetlerde bulunuyorum, altıncı hissim kuvvetli mi gerçekten? şu durumda kaybetmekten korkacağım bir sırdaşımın yokluğu iyi mi kötü mü, bilemedim. yalancı bir kadının çifte yaşamında bir sırdaşa yer yok. verecek bir sırrının varlığından şüphe duyarken üstelik.. "eksik bir şey mi var, hayatımda?" kolay tasarımlar, kolay formlar, görünene inanma, çok mu imkansız seçimlerdi? neyin özlemini çekerdim onu değil de şunu seçseydim? şimdi bütün telefon numaralarını silsem bütün elbiselerimi satsam, kendimden kurtulur muyum? sorular yanıtsız.

"kimseye etmem şikayet / ağlarım ben hâlime"

Friday, December 2, 2011

merhaba

basit bi selam cümlesi, mantıklı, aferin bana.
adettendir neden bu blogu açtığımı yazayım:
öncelikle, tasarım yapmaktan kaçmaya ihtiyacım var. ben kaçak bir kimseyim. uğruna bıraktığım tiyatro çalışmalarımın yokluğu beni benden alıyor. düştüğüm bu yokluğu tasarım yaparak geçirmek yerine kendime yeni psikolojik rahatsızlıklar uydurup uyuyorum. evet uyuyorum ve uyanamıyorum, ne gerek var? aptal diilim -çok şükür!- ve 8 saat uyumak istemiyorum. neyse.
sonralıkla, insanlar hakkında ettiğim stalker'lığın haddi hesabı yok ve anonymously blog okumaktansa ben yazayım kimseyi de merak etmeyeyim dedim. kedileri öldürdüğü gibi disconnectus erectus'ları da birer oblomov haline getiriyor ki bu durum içler acısı.
ayrıca müthiş bi yazar diilim, hatta okuduğum okul itibariyle türkçe hakimiyetimi kaybetmekteyim, dolayısıyla keşfedilme arzusuyla yazmıyorum. sadece delicesine duyduğum özlem -aileme, şehrime, dostlarıma, geçmişe- katlanılmaz olunca kendimi yazmaya verdiğimi fark ettim. çağlar boyu biçim değiştiren yazım gereçleri -taş, kalem, daktilo, klavye- bendeki yerleştirme mekanizmasına yanıt vermediğinden olacak, mütemadi olarak yazdıklarımı kaybettiğim için bu yolu seçtim.
yani bi insan periyodik aralıklarla defterlerini kaybediyor, telefonundan yanlışlıkla notlarını siliyor, bilgisayarını bozup format attırmak zorunda kalıyorsa bunu yazmaması için ilahi bir işaret olarak da anlayabiliriz, ben bunu tercih etmedim. durum bundan ibaret.