"Yalnızlık böyle bir şey." dedi kendi kendine, cama tutuna tutuna inen ihtiyatlı bir yağmur damlasını izleyerek. Bir ay olmuştu. Tam bir ay mı olmuştu, birkaç gün geçmiş miydi, hafızası artık düşüncelerini doğrulamaktan çok uzaktı. "Yalnızlık" dedi, "kendiliğinden, hiç öyle feryatsız figânsız, 'Akşama ne pişirsem?' der gibi geliveriyor insanın dilinin ucuna." Kollarına dokunan bir esinti oldu, gerindi bir an, sonra soğumasın diye sarı Fransız marka cam fincandan bir yudum içti. Yıllar önce annesinin bu takımı aldığı günü hatırlıyordu öğrenci tipli bir ağabeyden. Öyleydi, öğrenci tipli ağabeylerden dergiler, kitap serileri, cam bardak takımları alınırdı müsvedde rengi kağıtlara sarılı. Bir miktar daha ince oluyordu tabii o kağıtlar. "Hayatta kırılmaz" demişti satıcı, bir su bardağını alıp pat diye de marley zeminine atıvermişti mağazanın. "Ah" dedi düşüncelerine bir noktalama işareti gibi, teklifsiz ve beklentisiz. Mağaza vardı tabii o zaman. Geçmiş güzel günleri hatırladığında çocukluğun pembe tozlarına bulanmış belli belirsiz iş kadınlığı oyunları gelirdi aklına, yaşıtları evcilik oynarken kendisinin işçilik oynamasını eski solcu ana-babasına bağlayacak analizci terapistlerden haberdar değildi tabii o vakitler. Sonraları da pek umursamadı doğrusu.
Bu noktaya nasıl gelmişti? Herkeslerin iftiharla söz ettiği, cin gibi gözlü utangaç bir çokbilmiş olmaktan çıkıp da hangi ara aşk acılarını dahi çekmekten imtina eden bir ara bulucu rolüne girivermişti? Hayatını yazsa yazsa öykü olurdu, o da klişe ve okunaksız, niçin yazmak yerine yaşamayı seçtiği yılların vicdan sızısını duyuyordu şimdi içinde? Pişman mıydı? "Yoo" dedi bu defa, içinden kurduğu uzun cümlelere sesli ve kısa yanıtlar vererek kendini ikna edeceğine inanarak. Pişman değildi. Hiç pişman olmamıştı. Ama bu kendi kararlarına duyduğu muhteşem saygıdan mı yoksa pişman olmaktan ölesiye korkarak attığı kararsız küçük adımlardan mı kaynaklanıyordu, bilemedi. Zaten ergenliğe girdiğinden beri genelde böyle sorulara "bilmiyorum" minvalinde yanıtlar verirdi. Gündekini bozmadı.
Bu erkeklerin problemi, kafa karışıklıklarımızı anlamaya çalışmaları, diye düşündü. Çünkü kafa karışıklığı anlaşılmazdı - yaşanır veya yaşanmaz, ama anlaşılmazdı. Beyhude bir çabaydı anlamaya çalışmak. Kucaklamak gerekirdi kafa karışıklıklarını. Parmak uçlarından, tırnaklarının bittiği yerden öpmek gerekirdi onları. Yoksa başladığı mı demeli? Amaaan! Neyse işte, ne diyordum, şefkat gösterip "geçecek" demek gerekirdi kafa karışıklıklarına, sımsıcak. Oturup anlamaya çalışmak da neydi, oldu olacak karşına alıp konuşulsundu onlarla. Kendi kendine, 24 senelik ömründe onu tanımış herkesin anımsayacağı imza kahkahalarından birini atıp saate baktı. "Geç olmuş" dedi.
No comments:
Post a Comment